"Sadece yazın... Saçmalayabildiğiniz kadar saçmalayın. Aptal olun, duygusal olun... İçinizden gelen her sese kulak verin, dizginleri anlık arzulara bırakın... Kırın, dökün, devirin. Kendi keşfiniz olsun olmasın, her türlü kelimeyi kullanın... Aklınıza gelen abuk sabuk, anlamsız sözlerle oluşturduğunuz gelişigüzel metinlerle öfkelenin, sevin, alay edin. Ta ki yazmayı öğrenene kadar." (syf:162-163)
Her kitaptan, kendimize ders çıkardığımız biz söz, bir cümle, bir an vardır. O nedenle bu paragrafla başlamak istedim bu incelemeye. Uzun bir aradan sonra beni masa başına oturtan bu cümleler oldu çünkü...
Çocukluğumuzda dinlediğimiz bazı masallarda, canavarlardan bahsedilirdi; eğer hikaye korkunçsa ve biraz ilginçlik de katılmak isteniyorsa... Canavarın tasviri bazen bize bırakılırdı, bazen de anlatan kişinin insafına. Hayal gücümüze göre kafamızda çeşitli şekiller oluştururduk. Kimimiz korkunç gözler hayal ederdik, kimimiz keskin dişler, kimimiz korkunç eller... Yani kafamızdaki canavar nedense hep korkunç ve vahşi bir hayvana benzerdi. Çünkü bir insanın canavar olabileceği fikri hiç aklımıza gelmezdi. Bizim için insanlar ufak çevremizdeki yakınlarımızdı. Ve onlar genelde iyiydi. Fakat bizim kadar şanslı olmayan çocuklar da vardı. Onlara masal anlatılmazdı, onlara masallar yaşatılırdı. Bize masallarda anlatılan canavarlar onların hayatındaydı. Ve hayatı onlara zindan ediyorlardı. Biz canavarlı masalları dinlediğimizde muhtemelen o gece uyuyamazdık. Fakat ona rağmen ailemizin ve çevremizin bizi koruyacağını bilirdik. O nedenle bir şekilde güvende olduğumuzu bilir ve uykuya dalardık. Bunun yanında, kendilerini güvende hissetmeleri gereken yerde, en büyük zulmü yaşayan, bizim korktuğumuz canavar yüzlü yaratıklarla aynı evde uyumak zorunda olan çocuklar, kadınlar vardı