İnsanın yüzündeki tebessüm, her zaman kalbindeki huzurun işareti değildir; bazen sadece en büyük acıların maskesidir.
İçimde acı bir tebessüm.Daha içeride kan revan aşk.Tutununca gözlerinin ışığına.Unutuyorum.Her şeyi ve kendimi.Tutununca gözlerinin ışığına.Öyle bekliyorum.Geleceği.Geleceğini. 𓇢𓆸
Alıntı
"...Çün ehl-i vücudün yeri sahrâ-yi âdemdir Yuf kaafile vü kaafile-sâlârıa hem yuf..." Der ki Bağdatlı Rûhi bütün hırsı ile: "Mademki var olanların yeri yokluk çölüdür, Kafilesine de, kafile başına da yub olsun!" - Ara Abi, Sinan'ın kendi ülkesinde hâlâ basılmaması inanılır gibi değil. İzin ver bütün girişimleri ben yapayım ve basalım şu kitabı Sinan'ın kendi ülkesinde. Yüzündeki biraz daha acı ve biraz da kızgın bir tebessüm ile gözlerime bakıyor. - Ulan bizim millet is-te-mi-yooor! Anla artık sen de. Diyelim ki bastık, bir sürü emek verdik. Kim gidip o kadar para verip satın alacak? Osmanlı'yı iyi anlamak lazım. Osmanlı derin ve uçsuz bucaksız bir kültür, Sinan da onun içinde bir değer, bunları bilmek istemiyor bizim insan.
Sayfa 148 - Vagon Kitap, 6. Baskı·Kitabı okudu
Alıntı
Yabancı olmak... Yaşadığı çağın yabancısı olmak.... "Melali anlamayan bir nesle aşina değiliz." diyen Haşim gibi... Psikolojinin doğrularını rafa kaldırıp "şimdi ve burada" yaşamaktan hoşnut kalamamak bir türlü... Ruhun ve bedenin farklı zaman dilimlerinde yaşaması... Aitlik duygusunun yoksunluğu ile derin bir hüzne ve kedere boğulmak... Ucuz kahkahalarının arasında, acı bir tebessüm kondurmak yüzüne... Kolay ulaştıkları ile nefsini beslemek yerine, uzaktaki bir sevgiliyi düşleyip visali arzulamak boyuna... Şairin dediği gibi âlem-i ervahtan kalan bir hatıranın köze dönüşmüş halini yüreğinde saklamayı göze almak... Her şeyin değerinin fiyatıyla ölçüldüğü bir çağda asırlar öncesindeki bir sese kabartmak kulağını... Yabancı olmak... Anlaşılamamak, anlamamak...
Sayfa 188·Kitabı okudu
DİL DEVRİMİ KOMEDİSİ ve GÂVURLUK...
Osmanlı medeniyeti ve dili hakkında incelemeler yapan bir Batılı münevver “Dünya dilleri içinde kelime hazinesinin zenginliği bakımından İngilizce’ye yaklaşmış tek dil, Osmanlı Türkçesidir!” tesbitiyle başladığı makalesinde, Osmanlı Türkçesinin Arab şivelerine ve Balkan dillerine derin tesirlerinden bahsediyor. Bu tesirlerin Osmanlı sonrasında ortaya çıkan çeşitli ülkelerde adetâ “kelime avcılığı” yoluyla yok edilmek istendiğini uzun uzadıya izâh ettikten sonra, nihayet sözü Osmanlı İmparatorluğu’nun asıl mirasçısı olduğu düşünülen Cumhuriyet Türkiyesi’ne getiriyor ve burada oynanan “dil devrimi” komedisini acı acı tebessüm etmekten kendini alamayarak tasvir ederken, birdenbire, işin vahşetini tek vehlede gösterici şu misâli getiriyor: “Pascal’ın Pensees, Lamartine’in Meditations, La Rochefoucauld’nun Reflexions, Alain’in Idees adlı eserleri günümüz Türkçesine "Düşünceler" diye tercüme edilmiştir. Oysa ki Osmanlı Türkçesinde, bu kavramları, arzettikleri gâmızaları (nüans) zedelemeden karşılayacak dört kelime bulmak işten değildi!” Burada dikkat ederseniz, mesele dilden üç beş kelimeyi atmak değildir; burada mesele, fikir hayatımız ve tefekkür dünyamızın renklerini soldurmak, buudlarını ortadan kaldırmak, müfekkiremizin teneffüs borularını kesmek ve onu nefes alamaz, düşünemez, konuşamaz hâle getirmektir. Bu meyanda, bizim dil devrimcileri, Ortadoğulu ve Balkanlı hemcinslerinden daha gayur ve gâvur davranmışlardır. Ve böylece, fikir hayatımızda arzu edilen sükût sağlanmış, “devrim” başarıyla tamamlanmıştır.
Selim Gürselgil, Bir Usûl Denemesi: Akademya’nın Misyonu, -Ek. Gelenekten Geleceğe-, (I. Dönem, Ocak 1996, )
Akademya Yazıları
Hiç unutmadım kırmızı sevdiğini..
Kırmızıyı sevdiğini bilseydim Hayallerim kıpkırmızı olurdu Gülhane'de simit satan çocuklar nasıl anlasınlar ellerimizin neden böyle çekingen olduğunu Ayasofya önünde tramvay bekleyenler Gökyüzüne dokunurken bu acı kimdir diye sorsunlar içlerinden Birlikte yürüyen iki yabancı biz gitsek de, İstanbul'da yine de yıllar yılı gezinmeli bu sızı.. Benden bir yaralı şiir kalmalı senden bir tebessüm, bir de kırmızı..
Sayfa 51 - Timaş Yayınları