Osmanlı medeniyeti ve dili hakkında incelemeler yapan bir Batılı münevver “Dünya dilleri içinde kelime hazinesinin zenginliği bakımından İngilizce’ye yaklaşmış tek dil, Osmanlı Türkçesidir!” tesbitiyle başladığı makalesinde, Osmanlı Türkçesinin Arab şivelerine ve Balkan dillerine derin tesirlerinden bahsediyor. Bu tesirlerin Osmanlı sonrasında ortaya çıkan çeşitli ülkelerde adetâ “kelime avcılığı” yoluyla yok edilmek istendiğini uzun uzadıya izâh ettikten sonra, nihayet sözü Osmanlı İmparatorluğu’nun asıl mirasçısı olduğu düşünülen Cumhuriyet Türkiyesi’ne getiriyor ve burada oynanan “dil devrimi” komedisini acı acı tebessüm etmekten kendini alamayarak tasvir ederken, birdenbire, işin vahşetini tek vehlede gösterici şu misâli getiriyor:
“Pascal’ın Pensees, Lamartine’in Meditations, La Rochefoucauld’nun Reflexions, Alain’in Idees adlı eserleri günümüz Türkçesine "Düşünceler" diye tercüme edilmiştir. Oysa ki Osmanlı Türkçesinde, bu kavramları, arzettikleri gâmızaları (nüans) zedelemeden karşılayacak dört kelime bulmak işten değildi!” Burada dikkat ederseniz, mesele dilden üç beş kelimeyi atmak değildir; burada mesele, fikir hayatımız ve tefekkür dünyamızın renklerini soldurmak, buudlarını ortadan kaldırmak, müfekkiremizin teneffüs borularını kesmek ve onu nefes alamaz, düşünemez, konuşamaz hâle getirmektir. Bu meyanda, bizim dil devrimcileri, Ortadoğulu ve Balkanlı hemcinslerinden daha gayur ve gâvur davranmışlardır. Ve böylece, fikir hayatımızda arzu edilen sükût sağlanmış, “devrim” başarıyla tamamlanmıştır.
Selim Gürselgil, Bir Usûl Denemesi: Akademya’nın Misyonu, -Ek. Gelenekten Geleceğe-, (I. Dönem, Ocak 1996, )