On Dakika Otuz Sekiz Saniye, daha ismiyle bile insanın içine tuhaf bir ağırlık bırakan kitaplardan biri. Elif Şafak bu romanda bir insanın son anlarından yola çıkarak koca bir hayatı, hafızayı, acıyı, dostluğu ve toplumun görmezden geldiği insanları anlatıyor. Daha ilk sayfalardan itibaren bunun kolay okunup unutulacak bir kitap olmadığını hissettim.
Havva’nın Üç Kızı’nı bitirdikten üç gün sonra yine Elif Şafak’tan On Dakika Otuz Sekiz Saniye’ye başladım. Açıkçası bu kadar kısa arayla aynı yazardan iki kitap okumak biraz riskliydi. Çünkü Havva’nın Üç Kızı bende çok güçlü bir etki bırakmıştı ve hemen ardından okuyacağım kitabın onun gölgesinde kalmasından çekindim. Ama bu kitap bambaşka bir yerden vurdu beni.
Romanın merkezinde Tekila Leyla var. Onun hayatı üzerinden sadece bir kadının yaşadıklarını değil, İstanbul’un arka sokaklarını, toplumun dışına itilen insanları, susulan acıları ve insanın hayata tutunma biçimlerini okuyoruz. Elif Şafak’ın en başarılı yaptığı şeylerden biri de bence tam olarak bu; herkesin görmek istemediği hayatları, okurun gözünün önüne getirip kaçmasına izin vermiyor.
Kitapta beni en çok etkileyen şey, Leyla’nın hikayesinin sadece hüzün üzerinden kurulmamış olmasıydı. Evet, çok ağır yerleri var. Kadın olmak, yalnız kalmak, dışlanmak, yargılanmak, ait hissedememek, geçmişin insanın peşini bırakmaması… Bunların hepsi romanın içinde güçlü bir şekilde var. Ama buna rağmen kitap sadece karanlık bir hikaye anlatmıyor. Dostluk, dayanışma, seçilmiş aile ve insanın en dipte bile birbirine tutunabilmesi de en az acılar kadar güçlü işlenmiş.
Leyla karakteri bende uzun süre kalacak karakterlerden biri oldu. Onu okurken sadece üzülmedim. Düşündüm, kızdım, içim burkuldu, bazı yerlerde de insanın yaşadığı her şeye rağmen içinde bir parçayı nasıl canlı