'Aşkın var olup olmadığını uzun süre düşündüm. Çünkü bazı şeyler vardı; dokunamıyordum ama hissediyordum. Göremiyordum ama yok diyemiyordum. Belki de aşk tam olarak buydu. Bir insanın varlığıyla değişmek, yokluğuyla da değişmeye devam etmek... Garip değil mi? Bir insanı hayatımıza alıyoruz ve onunla birlikte dünyaya baktığımız pencere değişiyor. Gittiğinde ise pencere yerinde duruyor ama manzara artık eskisi gibi görünmüyor. İnsan bazen aşkı ulaşılması gereken bir liman sanıyor. Oysa aşk, çoğu zaman limanın kendisi değil; denize açılma cesaretidir. Bu yüzden aşk hem ulaşılabilir hem de imkânsızdır. Ulaşılabilirdir; çünkü bir insanın gözlerinde, bir cümlenin içinde, bir sessizliğin ortasında karşına çıkabilir. İmkânsızdır; çünkü onu tamamen anlamaya çalıştığın anda elinden kayıp gider. Belki de aşk, sahip olmakla ilgili değildir. Belki aşk, bir insanın ruhunda kendine ait olmayan bir yere dokunabilmektir. Ve belki bu yüzden bazı aşklar yarım kalır. Ama yarım kalan her şey eksik değildir. Bazı hikayeler tamamlanmak için değil, insana kendisini anlatmak için vardır. Aşk da bazen böyledir. Sana birini vermez. Ama seni sana verir. İşte bu yüzden aşkın varlığına inanıyorum. Çünkü bazı insanlar hayatımızda kalmasa bile, bizde bıraktıkları iz yaşamaya devam eder. Ve insan, unutamadığı kişileri değil; Onların içinde uyandırdığı kendisini özler. Aşk nedir, diye sordular. Rüzgâr geçti. Cevap vermedi. Çünkü bazı şeyler anlatılmaz, Sadece değip geçer. Bir kedinin güneşte uyuyuşunda, Bir çocuğun gökyüzüne ilk kez bakışında, Kıyıya vurup geri dönen denizde, Sabaha karşı susan kuş seslerinde,
Nasibi zorlamanın yolu gayret etmekten geçer; ne kadar çok kapıyı çalarsak kapının açılma ihtimali o kadar artar. Kulun yapacağı elinden geleni yapıp, kadere bırakmaktır. Kaderde gayrete aşıktır neticede.
1000Kitap
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
"Nasibi zorlamanın yolu gayret etmekten geçer, ne kadar çok kapıyı çalarsak kapının açılma ihtimali o kadar artar. Kulun yapacağı elinden geleni yapıp, kadere bırakmaktır. Kader de gayrete aşıktır neticede..."
MEVLÂNÂ’DA AKIL-AŞK İLİŞKİSİ Tasavvufî düşüncede şüphesiz en çok tartışılan konulardan biri de akıl ve aşk ilişkisidir. İslam tasavvufunda aklın hakikati tecrübe etmede yetersiz kaldığı her halükarda vurgulanmaktadır. Mevlâna’da aşk her şeyden önce akla karşılık gelen bir yeti görünümündedir. İlahi aşkı en derin anlamda tecrübe eden, bu tecrübenin tecellileri karşısında aşk sarhoşluğuyla kendinden geçen Mevlânâ öteleri kavramanın ve bu alanda birtakım feyizler alabilmenin tek yolunun aşk olduğunu savunur. Onun, akıl-aşk ilişkisinde tercihini aşktan yana yaptığını görmekteyiz. O duygu ile iradeyi ön planda tutar, aşk ile fikrin, iman ile aklın terkibini savunur. Ancak buna bakılarak Mevlâna’nın aşk adına aklı inkâr eden bir sûfi olduğunu söylemek yanlış olur. Mevlâna bu noktada akıl ile aşk terkibini, bu ikisinin kucaklaşmasını önermektedir. Mevlânâ gerçek âlemde Allah’a ulaşmak için çok farklı bir yol olduğunu söylese de öncelikle aşka, ardından da bilgiye ve hakiki akla vurgu yapar. Allah’ın insanoğluna en büyük lütfu şüphesiz akıldır, fakat akla anlayışı, hoş geçimi, hoşgörüyü, sabrı, hilmi, birliği-beraberlik düşüncesini ihsan eden sevgidir, aşktır. İnsanoğlu, bezm-i ezelde, herhalde özündeki bu aşktan ötürü olacak, bütün ilâhî teklifleri teslimiyetle kabul etmiştir. O deme erişen, o makamda Allah velisi olan kişide de, insandaki candan, akıldan başka ve ayrı bir can ve akıl vardır. Akıl pervane, sevgili de mum gibidir. O, hiçbir akla sığmaz, hiçbir akılla anlaşılmaz. Akıl yüzlerce mühim işe dağılmış binlerce isteğe, mala mülke bölünmüş! Bu cüzleri aşkla bir araya toplamak gerek ki Semerkant ve Dımışk gibi hoş bir hale gelesin. Q Şu aklın yettiği şeylerden başka akıl edilecek şeyler var; onları parlak değerli aşkla bulabilirsin ancak. Allah senin şu aklından
İCMÂL-TAFSÎL İLİŞKİSİ...
(...) İcmâl-tafsîl ilişkisi, esasında kuvve-fiil ilişkisidir; asıl-gölge münasebetinin gelişme ve açılma planındaki görünüşüdür. İcmâl asıldır; tafsîl onun zaman, mekân, mesele ve tatbik içindeki açılmış gölgesidir. Bu, mânâ-kalıp ilişkisinden daha farklıdır; çünkü burada görünme değil, açılma ve gelişme, yani potansiyelin aktüelleşmesi esastır. Esas olan, özde bulunan hakikatin zamanla açılmasıdır. İcmal, toplu hakikattir; tafsil, o toplu hakikatin açılmasıdır. Tohum-ağaç misâli bu ilişkiyi iyi anlatır. Ağaç, tohumun kendisini açmasıdır. Tohumda ağaç icmal hâlindedir; ağaçta tohum tafsil hâlindedir. Tekrarlarsak, burada mesele yalnız görünmeyenin görünmesi değildir; toplu, yoğun, öz hâlindeki bir hakikatin zamanla açılması, dallanması, mertebelenmesi, tafsil kazanmasıdır. İstidad-gerçekleşme ilişkisi bunu anlatır. Büyük Doğu-İBDA ilişkisi de burada anlaşılabilir: Büyük Doğu’da icmâl hâlinde bulunan mânâ, İBDA’da tafsîl, işleyiş, mevzu, dil, metod ve tatbik kazanır. Büyük Doğu kaynak, gövde, mânâ, sebep, şekil, öz ve gaye olarak durur; İBDA onun yemişi, nakşı, zâhiri, oluşu, tebliği, işletilişi ve “niçin” kanadı olarak görünür. Aynı şekilde Peygamberî hakikat sahabede; sahabe hakikati mezhep, içtihad ve vazife taksiminde; Mutlak Fikir ise eşya ve hâdiseler karşısında tafsil edilir. Zamanüstü-zamanî ilişkisi de asıl-gölge düzenine bağlıdır. Zamanüstü asıldır; zamanî olan onun tarih, hâdise, şart ve mekân içindeki gölgesidir. İBDA’nın iddiası, zamanüstü hakikati zamanî şartlarda işletmesi ve zamanî olanı zamanüstü ölçüye bağlamasıdır. Zamanî olanı mutlaklaştırmak, gölgeyi asıl yapmak olur. Zamanî olanı inkâr etmek ise asılın gölge alanındaki tatbikini yok saymak olur. **Değişme-değişmezlik ikiliği de burada belirir. Değişmezlik asıldır; değişme onun
Tefekkürât
(...) Salih Mirzabeyoğlu’nda “gölge” de mümkün varlığın ontolojik statüsünü anlatan temel bir kavramdır. Asıl, kendi kendine kaim olan, hakikati kendinden olan, kaynak ve merkez olandır. Gölge ise asla bağlı, ondan akis alan, kendi başına müstakil hakikat olmayan, fakat aslı gösteren misâl ve eserdir. Bu bakımdan, asıl-gölge ilişkisi, hakikatin kaynağı ile onun bağlı görünüşü arasındaki nisbet ilişkisidir. Gölge asıl değildir; fakat asıldan kopuk da değildir. İBDA diyalektiği, gölgeyi asıl yerine koymadan, gölgeyi de yok saymadan, her gölgeyi kendi aslına nisbetle okuma, ölçme, şekillendirme ve tatbik etme rejimidir. Bu tarif, diğer bütün ikilikleri içine alır. Çünkü bütün mesele, asıl ile gölge arasındaki nisbetin doğru kurulmasıdır. İBDA diyalektiğinde bütün temel ikilikler, bu asıl-gölge nisbetinin farklı sahalardaki görünüşleridir. Mânâ-kalıp ilişkisi görünüş-form ilişkisini; birlik-çokluk ilişkisi tecelli-derece ilişkisini; icmal-tafsil ilişkisi açılma-gelişme ilişkisini; merkez-çevre ilişkisi nisbet/mihrak ilişkisini açıklar. Burada dikkat edilmesi gereken, her kavram çiftinin birbirine göre yerinin değişebileceğidir. Ahmet, Mehmet’in kardeşidir ama bu, Ayşe’nin de dayısı olmadığı manasına gelmez. Bunun gibi, mesela Büyük Doğu, İslam’a nisbetle vasıtadır ama, İBDA’ya nisbetle kaynaktır. -REHA KANSU, "İbda Düşüncesinde Temel Kavramlar (2)", besincidevre.org, 14 Haziran 2026-
Tefekkürât