İbadet bir görevdir, kulluk ise bir sanattır. Görev zamanla sınırlıdır, sanat ise bir ömür boyu zarafetle icra edilir…
Teskin edici cümleler kur; umut veren, samimi cümleler. Çünkü buna evvela sarfedenin ihtiyacı var. Sözde kuvvetli simya vardır; sözün hâli, sarfedenin haline sirayet eder. Evet, yarınlar aydınlık. Keder var ama sonunda mutlu günler de var. Allah var, sonuna kadar umut var.
“Yeterince kitabın var” diyenlere cevabımız hazır.
Zaytung Haber
NATO Zirvesi nedeniyle Öğretmenlerin açlık grevini yasaklayan Ankara Valiliği: "Sayın Trump sorarsa Yaz Diyetindeyiz" diyeceksiniz..
1000Kitap
Funda'dan...
Sevgisizlik; karında açlık hissettirir...

Adliye Dili ve Edebiyatı

@FundaGibi
·
Funda'dan... Gerçek Yaşamdan...
​Ruhun Açlığı ve Buzdolabı Işığındaki Teselli ​Bugün bir kadının gözlerinde, bedenin değil ruhun acıktığına şahitlik ettim. Gece yarısı uykusundan uyanıp kendini buzdolabının o soğuk ve keskin ışığında bulan bir kadının hikâyesiydi bu. En çok da tatlıya uzanıyordu elleri; hayatın acılaştığı yerden bir parça şekerle telafi etmeye çalışırcasına... ​Ona sordum: "Duygusal bir boşluğun var mı?" ​Cevap, bir iç çekişin ardına gizlenmiş o meşhur "evet" oldu. Aslında mesele kalori hesabı değil, kalp hesabıydı. İnsan, ruhunu doyuramadığında, sevilip sevilmediğinden emin olamadığında ya da kalbi hak ettiği sıcaklığı bulamadığında; en ilkel savunma mekanizmasına sığınıyor: Ağız yoluyla dünyayı tanımaya çalışan o savunmasız bebeğe dönüşüyor. ​Bilişsel gelişimimizdeki o ilk evreye, her şeyi ağzına götürerek hayatı anlamlandırmaya çalışan o masum döneme rücu ediyoruz. Çünkü dilimizle söyleyemediklerimizi, boğazımızdan aşağı indirerek susturmaya çalışıyoruz. Kalp beslenmeyince, beden kendi çaresizliğini mutfakta ilan ediyor. ​Kadınlar, duygusal boşluklarını maalesef buzdolabıyla "flört ederek" doldurmaya çalışıyor. Oysa hiçbir şekerli gıda, içten bir kucaklaşmanın ya da "anlaşıldım" hissinin yerini tutmuyor. Hayatı ağzımızla değil, kalbimizle yeniden tanıyacağımız günlere... Alıntısız. Görsel AI ile oluşturulmuştur.
Medeniyetlerin Kurucu Cevheri Olarak Göç ve Modern Dünyanın Sınıfsal Buhranı İnsanlık tarihi, özü itibarıyla mekân ile kurulan bağın, yer değiştirme arzusu ve mecburiyetiyle şekillendiği dinamik bir süreçtir. Makro-tarihsel perspektiften bakıldığında, medeniyetlerin doğuşu, gelişimi ve dönüşümü her zaman kitlesel nüfus hareketlerinin bir neticesi olmuştur. Bugünün Avrupa kıtasının etnik, kültürel ve siyasi haritasını çizen Kavimler Göçü, bu döngünün en somut örneklerinden biridir. Benzer şekilde, bin dörtyüz doksan iki yılında başlayan Coğrafi Keşifler; açlık, salgın hastalıklar ve kıtlık kıskacında kırılan Avrupa’yı yeni kıtaların kaynaklarıyla besleyerek tarih sahnesinde merkezî bir güce dönüştürmüştür. Antik çağın mitolojik ve siyasi hafızasında da durum farklı değildir; Truva’nın yıkılışının ardından Akdeniz’i aşarak İtalya kıyılarına ulaşan sığınmacıların yerel halkla bütünleşmesi, tarihin gördüğü en organize devlet yapısı olan Roma İmparatorluğu’nun temellerini atmıştır. Bu doğrultuda göç, medeniyetlerin taze kanı, felsefi ve bilimsel inovasyonun yegâne motorudur. İstanbul’un fethiyle birlikte Batı’ya geçen Bizanslı bilginlerin İtalya saraylarında ağırlanarak Rönesans’ı tetiklemesi yahut yirminci yüzyılda Ortadoğu ve Avrupa’dan Amerika’ya göç eden Yahudi bilim insanlarının modern bilimi inşa etmesi, göçün dönüştürücü gücünün tescilidir. Günümüzde de teknoloji merkezlerinden küresel araştırma laboratuvarlarına kadar uzanan entelektüel üretim, bu kadîm geleneğin devamıdır. Sınırları aşan bu nitelikli insan sirkülasyonu, tarih boyunca sadece devletler düzeyinde değil, evrensel nitelikteki sivil kurumsallaşmaların da temelini oluşturmuştur. Bunun en belirgin tarihsel örneği, kökenleri orta çağın seyyah taş ustalarına dayanan masonluk teşkilatıdır. Operatif dönemde
Tarih
İnsanlık Tarihinin Kadîm Motoru Olarak Göç ve Modern Dünyanın Ontolojik Buhranı ​İnsanlık tarihi, özü itibarıyla mekân ile kurulan bağın, yer değiştirme arzusu ve mecburiyetiyle şekillendiği dinamik bir süreçtir. Makro-tarihsel perspektiften bakıldığında, medeniyetlerin doğuşu, gelişimi ve dönüşümü her zaman kitlesel nüfus hareketlerinin bir neticesi olmuştur. Bugünün Avrupa kıtasının etnik, kültürel ve siyasi haritasını çizen Kavimler Göçü, bu döngünün en somut örneklerinden biridir. Benzer şekilde, bin dörtyüz doksan iki yılında başlayan Coğrafi Keşifler, açlık, salgın hastalıklar ve kıtlık kıskacında kırılan Avrupa’yı yeni kıtaların kaynaklarıyla besleyerek tarih sahnesinde merkezî bir güce dönüştürmüştür. Antik çağın mitolojik ve siyasi hafızasında da durum farklı değildir; Truva’nın yıkılışının ardından Akdeniz’i aşarak Latium kıyılarına ulaşan sığınmacıların yerel halkla bütünleşmesi, tarihin gördüğü en organize devlet yapısı olan Roma İmparatorluğu’nun temellerini atmıştır. Bu doğrultuda göç, medeniyetlerin taze kanı, felsefi ve bilimsel inovasyonun yegâne motorudur. İstanbul’un fethiyle birlikte Batı’ya geçen Bizanslı bilginlerin İtalya saraylarında ağırlanarak Rönesans’ı tetiklemesi yahut yirminci yüzyılda Ortadoğu ve Avrupa’dan Amerika’ya göç eden Yahudi bilim insanlarının modern bilimi inşa etmesi, göçün dönüştürücü gücünün tescilidir. Günümüzde de Silikon Vadisi’nden küresel araştırma laboratuvarlarına kadar uzanan entelektüel üretim, bu kadîm geleneğin devamıdır. ​Ancak geçmişteki bu kurucu dinamiklere rağmen, modern Batı dünyasının göçü varoluşsal bir tehdit ve kriz olarak kodlamasının arkasında, kitlelere sunulan popülist güvenlik söylemlerinin çok ötesinde derin felsefi, sosyolojik ve ekonomi-politik nedenler yatmaktadır. Bu buhranın ilk katmanı,
Sosyoloji