Roman, Strazburg’da yaşanmış gerçek bir tarihi olaya, "Dans Salgını"na dayanıyor ve dönemin Avrupa’sındaki açlığı, sefaleti, çaresizliği konu alıyor. İnsanların açlıktan çocuklarını kaybettiği o günlerde, bir kadının sokağa çıkıp durmaksızın dans etmeye başlamasıyla tüm şehrin kaderi değişiyor.Kitapta beni en çok etkileyen şey, "dans etme" eyleminin bir kabusa, vahşete ve toplumsal bir cinnete dönüştüğünü görmek oldu. Bu insanlar keyiften değil; devletin ağır baskısından, yoksulluktan ve çaresizlikten deliliğin sınırına gelerek dans ediyorlar. Kelimelerle dökemedikleri o büyük isyanı ve acıyı; bedenleriyle, ayakları parçalanıp kalpleri durana kadar haykırıyorlar.Aynı zamanda halkı bu kitlesel histeriye sürükleyen tek şey kıtlık ve sefalet değil. Kitapta arka planda sürekli devam eden ve halkı ciddi şekilde endişelendiren bir Türk saldırısı korkusu var. Osmanlı İmparatorluğu'nun Avrupa içlerine doğru ilerleyişi, Strazburg halkı üzerinde büyük bir baskı yaratıyor. Yaklaşan bu tehdit; zaten açlık ve baskı altında ezilen halkın yaşadığı travmayı tetikleyerek onları nihayetinde bu delilik noktasına getiriyor. Sonrasında tıp dünyasının ve din adamlarının bu salgını durdurmak için buldukları saçma çözümler ise otoritenin halktan ne kadar kopuk ve cahil olduğunu trajikomik bir şekilde gözler önüne seriyor.Kara mizahın, absürtlüğün ve tarihi konuların iç içe geçtiği bu kitap; hacim olarak kısa olmasına rağmen benim için biraz yorucu oldu.