Bir şansım daha olsun isterdim, dilediğimde geri dönebileceğim huzurlu bir yer mesela. Bir ağacın altı olabilir; serin gölgesi çocuk bağırışlarıyla dolup taşan. Yaptığı çorbanın kokusunu özlediğim, eli maharetli bir akraba evi de olur; yazları gidilen o ahşap ve kerpiç kokulu köy evi. Herkesin sahip olduğu şeyler değil mi bunlar? Yazları hep bi yerlere gitmez miydi insanlar? Her şeyden uzaklaşmak iyi gelmez miydi?
Son aylarda sabah uyanır uyanmaz nasıl ağladığını anımsıyor musun? Kahve fincanının önünde oturuyordun, gözyaşların sessizce yanağından süzülüyordu. “Neden ağlıyorsun?” diye soruyordum, sen avutulmaz bir biçimde öfkeyle “Bilmiyorum.” diyordun.
Doğalgaz mağduru soğuk evlerin düşük voltajlı ampüllerinin aydınlatamadığı salonlarında, kabartmalı çiçek desenli bir çek-yat üstünde, gözlerin tavanda geleceğe dair umutların, kurduğun hayallerin gün gelip de sana, hem de bu kadar yaklaşmışken umut ettiklerine, hiçbir şey ifade etmediğini anladığında, gidersin.
Yüzüne bir tebessüm yayılır giderken. Kendi aldanışının, yine, yeniden kaybetmiş olmanın onayı. Ruhun bir çıkar yol bulamadığında yüzün verdiği istemsiz tepki.
“Hey, siz koşuşturup duranlar! Bırakın bütün bunları. Bu aptalca şeylerle uğraşıp durmayın. Ben ölüyorum! Size söylüyorum, duyuyor musunuz ben ölüyorum?”