William Shakespeare’in Hamlet’i, yalnızca bir intikam trajedisi değildir. Bu eser, insanın iç dünyasına yapılan en derin edebi yolculuklardan biridir. Her bir karakter, bir duygunun veya düşünce biçiminin temsilcisi gibidir. Hikâye sarayda geçse de, aslında olan biten her şey insanın içinde yaşanır: şüphe, acı, öfke, inanç, delilik ve ölüm.
Prens Hamlet’in babası, Danimarka kralı, gizemli bir şekilde ölür. Kısa süre sonra annesi Gertrude, Hamlet’in amcası Claudius ile evlenir. Hamlet’in içini kemiren sorular burada başlar: Babam neden öldü? Annem neden bu kadar çabuk evlendi? Ve amcam bu işin neresinde? Bu soruların cevabı, babasının hayaletinden gelir: Claudius, kralı zehirleyerek öldürmüştür.
Burada Hamlet’in intikam hikâyesi başlar ama o tipik bir intikam kahramanı değildir. Hemen harekete geçmez. Sürekli düşünür, sorgular, plan yapar, kendi iç sesine karşı savaşır. “Olmak ya da olmamak” dediğinde, yalnızca yaşayıp yaşamamayı değil, düşünmenin insan üzerindeki yıkıcı etkisini de sorgular. Hamlet bazen korkaktır, bazen öfke doludur, bazen deli taklidi yapar ama çoğu zaman da gerçekten parçalanmıştır.
Ophelia, Hamlet’in sevdiği kadın, bu trajedinin en masum ama en trajik karakterlerinden biridir. Hamlet’in deliliği, babası Polonius’un öldürülmesi ve erkek egemen bu baskıcı dünyada sıkışıp kalması Ophelia’yı da adım adım deliliğe sürükler. Onun çiçeklerle dolu son sahnesi, hem bir güzellik hem de bir yıkım olarak hafızalara kazınır. Ophelia, erkeklerin kararlarıyla şekillenen bir hayatın kurbanıdır.
Claudius, klasik bir kötü karakter gibi görünse de, içten içe korkan ve suçunun sonuçlarıyla yaşayan bir adamdır. Gertrude ise ne tam masumdur ne de tamamen suçlu. Onun aşk, korku ve hayatta kalma arasında verdiği kararlar da Hamlet’in gözünde birer ihanet gibi