“Ne var ki ben, kendimle ilgili bazı meseleleri hâlâ çözebilmiş değilim. Rendekâr düşünüyor olmasından var olduğu sonucunu çıkarıyor. Ben de düşünüyorum, dolayısıyla varım, ama kimim? Galata’da Yelkenci Hanı bitişiğinde ikamet eden Uzun İhsan Efendi mi, yoksa bu günden tam üç yüz sekiz yıl sonra sözgelimi İzmir’de oturan mahzun ve şaşkın adam mı? Hangimiz düş, hangimiz gerçek? Düşünüyorum, o halde ben varım. Düşünen bir adamı düşünüyorum ve onun kendisinin düşündüğünü bildiğini düşlüyorum. “Bu adam düşünüyor olmasından var olduğu sonucunu çıkarıyor. Ve ben, onun çıkarımının doğru olduğunu biliyorum. Çünkü o, benim düşüm. Var olduğunu böylece haklı olarak öne süren bu adamın beni düşlediğini düşünüyorum. Öyleyse, gerçek olan biri beni düşünüyor. O gerçek ben ise bir düş oluyorum.”
17. yüzyıl İstanbul'unda geçen Puslu Kıtalar Atlası, denizci Arap İhsan'ın uzun bir yolculuktan Konstantinopolis'e gelişiyle başlar. Yanında Alibaz adındaki yaramaz bir çocukla gelen Arap İhsan, Yelkenci Hanı yanında oğlu Bünyamin ve hırsız maymunu Müşteri ile birlikte yaşayan Uzun İhsan Efendi'nin evine gider. Başkarakterimiz Uzun İhsan Efendi, Frenk kaşiflerine özenip bir mapamundi, Kaftan Kafa bir dünya haritası yapma sevdasına kapılmıştır. Ne var ki bu dünya haritasını düşlerinde yapmaktadır, her gün döşeğinde saatlerce uyur ve düşlerinde oradan oraya türlü maceralara atılır. Roman da aslında Uzun İhsan Efendi'nin düşlerinin bir ürünüdür. Her bölümünde karakterlerinin gerçeküstü hikayelerini geçmişleriyle birlikte okura sunar ve merak ögesini de eksik etmez. Lağımcı Vardapet'ten casus Zülfiyar'a, Büyük Efendi Ebrehe'den Efrasiyab olarak anılan Alibaz'a tüm karakterlerini birbirine bağlayarak bizi bir yolculuğa çıkarır adeta. Gerçek ile düşün birbirine karıştığı, anlatımın Uzun İhsan Efendi'ye mi yoksa yazarımız İhsan Oktay Anar'a mı ait olduğunu karıştırdığımız bir kurmacadır kitap. İhsan Oktay Anar'ın 1992'de yazdığı ve ilk basımı 1995 yılında yapılan ilk romanı Puslu Kıtalar Atlası, yazarla tanışmak için seçilebilecek bir roman, tıpkı benim de yaptığım gibi. 2009 yılında Erdal Öz Edebiyat Ödülü'nü kazanan ve yirmiden fazla dile çevrilen romanı uzun zamandır okumak için bekletiyordum, çünkü ne kadar ağır bir roman olduğunu biliyordum. Gerek dili gerekse anlatımdaki kurmacanın karmaşıklığı ile ağır bir roman olduğu doğru, öte yandan da bu kadar bekletmeseydim keşke diyerek okuduğum bir roman oldu. Edebiyatımızın güzide yazarlarından Anar, felsefeden ve tarihten de besleniyor kitapta. Eğitimini Felsefe bölümünde tamamlayan ve öğretim üyesi olarak uzun yıllar görev
".... dünyaya şahit olmanın yolu ise maceranın kendisinden başka bir şey değildi. Yaşanılanlar, görülenler ve öğrenilenler ne kadar acı olursa olsun, macera insanoğlu için büyük bir nimetti. Çünkü dünyadaki en büyük mutluluk, bu Dünya'nın şahidi olmaktı."