''Güneşten ağır ağır gölgeye çekilir gibi, pek de anlamadan akşam olur gibi, ışıklı, neşeli bir yüzden kederlere geçti Aziz Bey. Kederli bir mazisi oldu. Burnu havada, başı dikti hep. Başka türlü yaşamayı beceremediyse de, o gece, Haliç'in kirli sularına bakarken anladı ki hep öyle, burnu dik yaşadığını sanmış. Oysa şiddetle yanılmış. Ve yine anladı ki hayatı tümüyle bir yanılgıymış.''
Dik başlı, kibirli, hırçın bir karakter, Aziz Bey, ama bir o kadar da kederli, yalnız ve kırgın bir adam. Hayatı terk edişlerle, terk edilişlerle, yalnızlık ve kırgınlıkla geçmiş, en nihayetinde de 'pek az kalpte sevgiyle yad edilecek bir iz bırakmış, çırpıntılı ömrünün sonuna gelmiş'.
Bir gece Zeki'nin meyhanesinde acıklı bir hadisenin yaşanması ile başlıyor kitap. Bu hadiseden birkaç saat sonra evine giden Aziz Bey'in kırgın kalbi daha fazla dayanamıyor ve hayata gözlerini yumuyor. Bir geriye dönüş hikayesi olan kitapta sayfalar ilerledikçe Aziz Bey'in bir aşk uğruna İstanbul'dan Beyrut'a uzanan, oradan da meyhanelerde, gazinolarda tambur çalarak geçen ömrünü okuyoruz. Uğruna günlerce yol gittiği biricik aşkı Maryam'a, babasına, karısı Vuslat'a, Zeki'ye, belki en çok da kendisine olan kırgınlığı, onu hayat karşısında hep daha dik, daha inatçı durmaya itiyor ancak bunları hiçbir zaman da geride bırakamıyor. Ayfer Tunç yeni tanıştığım bir yazar. Gazinoları, musikisi, içinde barındırdığı atmosferi ile nostaljik bir zaman yolculuğuna çıkardı beni adeta. Kısacık bir kitap ama bir o kadar da derin ve etkileyici bir hikaye.