Adil Özcan

Adil Özcan
@adilozcan07
yarınlardan umudu kesmek
Yarınlardan umudunu kesince kişi, beklemenin boş olduğunu anlayınca arkaya dönüp dünlere sarılmak, dünlere tutunmak istiyor. "Varsın yarınlar olmasın! Benim en tatlı umutlarla bezediğim dünlerim var ya, yeter bana onlar. Hepsini birer birer anıp yeniden yaşarım, sevinçleriyle gülüp acılarıyla ağlar, odlarıyla yanarım. Sevinçleri gibi acıları, odları da birer yalan, benim kendi kendime kurduğum birer düşmüş. Olsun! o düşlerle gene eğlerim gönlümü!" diyor. Diyor da dönüp baktı mı ürperiveriyor. Dünlerde de bulamıyor aradığını... Ey benim eski duygularım, eski düşüncelerim! Neden böyle uzaksınız benden? Ey benim eski gözyaşlarım! Sizin sıcaklığınızı neden gene duyamıyorum? Yanaklarımda bir iziniz olsun kalmamış... Koyup gitmişsiniz beni... Sizi tanımıyor değilim. Ey benim eski duygularım, düşüncelerim, gözyaşlarım! Ey benim gönlümün eski yalanları! Birer birer tanıyorum, birer birer biliyorum sizi, ancak, ne türlü söyliyeyim? İçeriden değil, dışarıdan tanıyorum sizi. Sizi biliyorum, biliyorum ya, nerede, ne türlü tanıştıktı, onu bilemiyorum. Artık siz ben değilsiniz, ben de siz değilim, yabancıyız biribirimize...
Sayfa 74 - Yapı Kredi Yayınları
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
yine başa mı döndük
Hükümetlerini karakterize eden baskı, yolsuzluk ve beceriksizlik nedeniyle, Batı Avrupa'daki kamuoyunun büyük bir bölümü tarafından Türk halkı kendisi sorumlu tutulmuştur. Bir ulusun hak ettiği hükümete sahip olduğuna dair bir söz vardır ve eğer bir ulus kendi kurtuluşunu sağlamakta özgürse bu doğru olabilir. Ancak Türkiye örneğinde, halka hak ettiği yönetimi elde etme şansı verilmedi; çünkü despotik yönetimin kötülüklerini korumak Türkiye'nin güçlü düşmanlarının çıkarına hizmet ediyordu ve Türkler ne zaman evlerini düzene sokmak için bir çaba gösterse, ıslah edilmiş bir Türkiye'nin güçlü bir Türkiye olabileceğinden korkan bazı Hıristiyan Güçler silahlı güçle ona saldırdılar veya öngörülen değişikliklerin önünde durdular. Dahası, Türkiye'nin sırtından kendilerini yüceltmek isteyen güçler, Türkiye'nin sınırları içinde huzur olmamasını istiyor ve Hıristiyan köylülerin ayaklanmasına teşvik ederek ve müdahale ve ilhak politikası için bahane olabilecek karışıklıkları körüklüyorlardı. Söz konusu Güçler için hiçbir yöntem çok vicdansız değildi.
Sayfa 8 - Dorlion yayınları
ancak gayrimüslimlere güvenen sultan
Sultan, bakanlara ve etrafındaki adamlara, kendilerini önemli hissetmeleri için "danışır" ama her zaman kendi bildiğini okur. Bu durumu, bizzat kendisi siyasi hatıralarında ifade eder. Sultan'ın yaptığının Kuran'ın kesin hükmü olan "istişare"yle alakası yoktur. Ancak onun da tabii ki güvendiği ve görüşlerine en çok itibar ettiği kişiler çoğunlukla gayri Müslimlerdir. Ruslar, 93 Harbi'nde Yeşilköy'e dayanırken Sultan adına müzakereleri yapan Rum asıllı Osmanlı devlet adamı, eski Roma sefiri Aleksandros Karatodori'dir. Savaş sonrası Berlin Konferansında Osmanlı'yı temsil eden yine dönemin Nafia Vekili (Bayındırlık Bakanı) Karatodori Paşa'dır, Hariciye vekili değil, Nafia vekili uluslararası bir konferansta Osmanlı'yı temsil ediyor. Bu konferanstan sonra kendisine "paşa" unvanı verilmiş, ayrıca Meclisi Âyan'a (Senato) üye yapılmıştır. Hem Ayastefanos hem de Berlin Antlaşmaları Osmanlı için hezimettir. Bütün bu sonuçlara rağmen Karatodori Paşa, bu sefer Hariciye Vekilliğine (Dışişleri Bakanlığına) getirilmiştir. Sultan Abdülhamid'in bir başka Rum sırdaşı, saraya yerleştirilen özel doktoru Spiridon Mavroyeni'dir. Mavroyeni kendisinin o derecede sırdaşıdır ki, Kıbrıs'ın İngiltere'ye verildiği görüşmede İngiltere'nin İstanbul Büyükelçisi Henry Layard'ın dışında, Sultan'ın huzurunda bulunan tek kişidir. Layard'la görüşmeler esnasında Sultan'a, her zaman tercümanlığını yapan Küçük Said Paşa değil, Mavroyeni yapmıştır.
Sayfa 79 - Alfa Yayınları
fakir babası(!)sultan
2017 yılında dönemin Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Dr. Metin Hülagü'nün verdiği bilgilere göre, Sultan Abdülhamid'e ait yurtdışı bankalarında 250 milyon dolar bulunuyor. Bu paralar: Almanların German Bank İstanbul Şubesi, Deutsche Bank of Berlin, The Reichs Banks; Ingilizlerin The Bank of England; Amerikalıların New York Bank ile Fransa'da bilinmeyen bir bankada bulunuyor. Devlet borç harç içindeyken, hazine kan ağlarken Sultan'ın, o dönem DÜNYANIN EN ZENGİN ÜÇÜNCÜ MONARKI olduğu bilinmektedir. Devlet, en ufak tabii afetler esnasında bile acizken, dönemin gazetelerinde Sultan'ın kendi servetinden felaketzedelere yaptığı yardımlar çarşaf çarşaf yayımlanır. Önce halkın malını kendi üzerine geçir, sonra onların malını onlara sadaka olarak ver! Tam Doğu tipi bir yönetme biçimi. Hiç şüphe yok ki, Sultan Abdülhamid, halka kendi parasını dağıtan, onları musibetler ve felaketler karşında yalnız bırakmayan bir sultan olarak imaj oluşturma konusunda çok başarılıdır. Dönemin medyası aykırı tek kelime yayınlayamayacağı için bu görüntü en azından fakir fukaranın, alt tabakanın kafasında yer etmişti. Halbuki bilmiyorlardı ki Sultan onlardan aldığının yüzde birini bile onlara vermiyordu.
Sayfa 71 - Alfa Yayınları
rüşvetin belgesi mi olur
(Osmanlı'da Pişkeş, Rüşvet ve Memuriyetlerin satılması) 1596 tarihli raporunda Venedik Balyozu Malipiero yüksek memuriyetlerin ancak büyük paralar ödenmek suretiyle elde edildiğini söyler. Malipiero, Koçi Bey gibi Osmanlı câyiha yazılarının rüşvetten şikâyet ederken ne demek istediklerini de açıklamaktadır. Malipiero'ya göre, veziriazamlık için 80.000, defterdarlık için 40 veya 50.000 altın ödemek gerekmektedir. Memuriyete geçen kişi kendisi de öteki büyük memuriyetleri onaylarken, büyük rüşvetler kabul etmektedir. Böylece, bütün büyük memurlar bu rüşvet girdabına kapılmışlardır. Memuriyette rüşvet alma o kadar yaygınlaşmış bir yöntemdir ki, Evliya Çelebi bir kadının geliri için, biri rüşvetli öteki rüşvetsiz olarak daima iki rakam vermektedir. Doğrudan doğruya halkla teması olan memurlar da ödedikleri rüşveti çıkarmak için vergi verenden, her türlü aracı kullanarak, fazladan para toplamaya çalışırlar. Bu gibi rüşvetler çoğu zaman maîşet (geçim parası), hizmet akçası, armağan gibi adlar altında alınır. Aslında devlet, halka bir hizmet eriştiren memurun kendisi için ufak bir hizmet akçası almasını kabul etmiş ve miktarını kanunla saptamıştır. Kadıların hizmet akçası olarak halktan birçok resimler topladığını biliyoruz. Kanunla resmen kabul edilen bu hizmet akçası kadı ve yanındaki hizmetliler tarafından sorumsuzca kötüye kullanılırdı. Halkın genel şikâyetini çeken bu hal, en eski anonim Tevarih-i Al-i Osman'da (yazılışı 1490'larda) yankısını bulmuştur.(....)Kadıların teftişine ait daha sonraki bir vesika, halkın ve devletin bu husustaki duyarlılığını göstermesi bakımından ilginçtir. Hizmet akçası, bahşiş, pişkeş, destbûsî adet olarak kanun yapıcı tarafından tanınmış durumlar olduğu halde, belirlenen miktardan fazla almaya kalkışmak kabul edilmiş ve cezalandırılması
Sayfa 172 - Kronik