Kuru Gürültü (Much Ado About Nothing)
“Kalbinde yaşayacağım, kucağında öleceğim ve gözlerine gömüleceğim.” ( "I will live in thy heart, die in thy lap, and be buried in thy eyes.")
I am to learn; And such a want wit sadness makes of me, That I have much ado to know myself.
Kitap Alıntısı
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
Shakespeare'in kötü çevirisi yoktur, olamaz. Söz gelimi, Much Ado About Nothing, bizde Kuru Gürültü diye çevrilmiştir; doğru bir tercihtir. Shakespeare'i iyi çevirmeyeceksen zaten hiç çevirme!
Sayfa 192·Kitabı okudu
Qoʻrqoqning ham, toʻqning ham joni shirin boʻladi. Lekin ezila-ezila ado boʻlgan kambagʻalning yoʻrigʻi boshqa. Ochlikka chidash mumkindir, lekin xorlikka chidab boʻlmaydi, taqsir! Oʻzing och boʻlsang, bola-chaqang och boʻlsa, buning ustiga yana chuvalchangday ezilsang, xor boʻlsang – jon koʻrinadimi koʻzingga! Yoʻq!
On
İçişleri Bakanı Şükrü Kaya, 7 Aralık 1936 günü sabah saat 10'da "Umumi Müfettişler Konferansı"nın açılış konuşmasını yapmıştı. Toplantıya, Birinci Umumi Müfettiş Abidin Özmen, İkinci Umumi Müfettişi General Kazım Dirik, Üçüncü Umumi Müfettiş Tahsin Uzer, Dördüncü Umumi Müfettiş Korgeneral Abdullah Alpdoğan, Emniyet Genel Müdürü Şükrü Sökmensüer, Gümrük Muhafaza Umum Komutanı Tümgeneral Seyfi Düzgören, Jandarma Umum Komutanı Korgeneral Naci Tınaz, İzmir Valisi Fazlı Güleç ve Yozgat Valisi Yahya Sezai Tezel katılıyorlardı. İlk sözü Birinci Umumi Müfettiş Abidin Özmen (112) aldı ve konuşmasına "ilk sözde, netice ve gayemi derhal bildirmek isterim" diye başladı. "Raporumun hedefi, Kürtlük işini herhangi bir hal şekline yaklaştırarak tabiatın birçok varlıklar ve zenginliklerle doldurmuş olduğu bu bölgenin daima Türk vatanının öz ve ayrılmaz bir parçası olarak kalmasını temindir." Türkler 20 Bin Artıyor, Kürtler 250 Bin!.. Abidin Özmen, konuşmasını, 1. Umumi Müfettişlik bölgesindeki Diyarbakır, Van, Siirt, Hakkâri, Muş, Mardin ve Urfa illerinde 1927 yılında yapılan nüfus sayımına göre 877 bin 283 yurttaşın yaşadığını, bu nüfusun 206 bininin Türk, 543 bininin de Kürt olduğunu; 1935 sayımında aynı bölgede Türk nüfusunun 228 bine, Kürt nüfusunun da 765 bine çıktığını anlatarak sürdürdü (113). Özmen, bu iki nüfus sayımı sonuçlarını şöyle değerlendiriyordu: "Türk'ün 20 bin kadar artmasına karşı Kürt'ün 250 bin kadar artmış olması önemlidir (114) " Özmen konuşmasını şöyle sürdürdü: "Bir kısmı Kürtlüğü nasıl ve ne zaman kabul ettiği belli olmayan Kürtler, bir kısmı da birçok vaziyetler itibariyle ve tarihi kayıtlara göre Türk iken Kürtlüğe asimile olmuş adamlardır. Bu görüş ve bu taksim, yapılacak ulusal ödevleri kolaylaştırmak için mühimse, bugünkü kayıtlarda 765 bin Kürt'ün ne
"The jacmanna was bright violet; the wall staring white. She would not have considered it honest to tamper with the bright violet and the staring white, since she saw them like that, fashionable though it was, since Mr Paunceforte’s visit, to see everything pale, elegant, semi-transparent. Then beneath the colour there was the shape. She could see it all so clearly, so commandingly, when she looked: it was when she took her brush in hand that the whole thing changed. It was in that moment’s flight between the picture and her canvas that the demons set on her who often brought her to the verge of tears and made this passage from conception to work as dreadful as any down a dark passage for a child. Such she often felt herself—struggling against terrific odds to maintain her courage; to say: ‘But this is what I see; this is what I see’, and so to clasp some miserable remnant of her vision to her breast, which a thousand forces did their best to pluck from her. And it was then too, in that chill and windy way, as she began to paint, that there forced themselves upon her other things, her own inadequacy, her insignificance, keeping house for her father off the Brompton Road,* and had much ado to control her impulse to fling herself (thank Heaven she had always resisted so far) at Mrs Ramsay’s knee and say to her—but what could one say to her? ‘I’m in love with you’? No, that was not true. ‘I’m in love with this all’, waving her hand at the hedge, at the house, at the children? It was absurd, it was impossible. One could not say what one meant."