“Odysseus dünya güzelliğinin maceracı geçirgenliğinde “dios Odysseus” yani “tanrısal Odysseus”tur. Aeneas ise “pius Aeneas”tır yani “dindar Aeneas’tır, vatanına dindarlık ve din bağlarıyla bağlıdır.
Pietas Cicero’nun dediği gibi, ister vatan ister anne-baba ister Tanrılar için olsun bu erdeme sahip kişinin “görevini yerine getirmeye hazır olduğu son derece Romalı bir erdemdir.”
Kalkanı incelemeye devam ederken daha önce fark etmediğim şeyler görüyorum. O büyük şehir veya başka bir büyük şehir harabe durumda, tamamen yakılıp yıkılmış. Sonra harabeye dönmüş bir şehir daha görüyorum, sonra bir tane daha. Devasa alevler fışkırıyor ardı sıra, bir hat şeklinde, bütün bir bölgeyi sarıyor. Dev savaş makineleri toprak üzerinde ilerliyor, su altına dalıyor veya gökyüzünden yıldırım gibi geçiyor. Toprak da yağ karası dumanlar çıkara çıkara yanıyor. Şimdi dünyanın sonundaki denizin üzerinde muazzam büyüklükte yuvarlak bir tahrip bulutu yükseliyor. Bunun dünyanın sonu olduğunu biliyorum. Korku içinde Aeneas'a, "Bak, bak!" diyorum.
Ama kalkanın üzerinde gördüğüm şeyi göremiyor o. Onu görecek kadar yaşamayacak. Hepsi hepsi üç sene sonra ölmek ve beni dul bırakmak zorunda. Sadece ben, Albunea ormanlarında şairle karşılaşmış olan ben, kocamın kalkanının tunç yüzeyine bakıp onun yer almayacağı savaşları görebilirim.
Şair kocama can verdi, ulu bir hayat, ölmek zorunda o yüzden. Çok az bir hayat verdiği ben ise varlığımı sürdürebileceğim. Dünyanın sonundaki denizin üzerindeki bulutu görecek kadar yaşayabileceğim.
Oğullarımızın oğullarına miras kalacak bir çağ olabilir," diyor çok alçak bir sesle. Aeneas'ın ağzını bıçak açmaz genelde, konuştuğunda da uzun konuşmaz, çoğunlukla da alçak sesle konuşur. Somurtkan değildir asla, sessizdir, kelimeleri kılıcı gibi kullanır, yalnızca ihtiyaç duyduğunda.
Fakat resmi Roma efsanesine nazaran şehir şu şekilde meydana gelmiştir: Troia'dan kaçıp kurtulan Aeneas, çeşitli maceralardan sonra gelip Latium'a yerleşmiş, oğlu Ascanius ise Albalonga şehrini kurarak orada yaşamıştır.