"Senin için gelirdim, yürüyemiyor olsam da sürünerek gelirdim."
Uzun zamandır böyle güzel bi seri okumamıştım, fantastik okumayı çok ama çok seviyorum. Buna rağmen herkesin sapığı olduğu Acotar'ı ya da cam şatoyu beğenmemiştim-deli gibi fanı olmamıştım- ama six of Crowns benim için çok ama çok değerli ve yoğun bir duygu bulutu içinde okudum.
Altılı arasında tek bir sevmediğim birey bile yok. Hepsi ayrı ayrı çok ama çok değerliydi. Sıralama bile yapamıyorum ya, o kadar güzel bir seriydi ki zaten öneri incelemesi değil hayranlık incelemesi olsun diye ikinci kitabın incelemesini yapmak istedim.
Bu arada Kaz'a ölürüm, ağlattın be adam, bu nasıl bir melankolidir.
Spoilerli kısım,
O kadar yazılması gerektiği gibi yazılan bir kitap ki, beni memnun etmeyen tek kısım matthias'ın sonu. Çok gereksizdi ama hayatımız da talihsizliklerle dolu zaten. Öyle çok afilli bir sonu olmadı ki gerçek hayatta olsaydı da tam olarak böyle beklenmedik bir anda beklenmedik bir yerde ve beklenmedik bir kişi tarafından olurdu.
Kaz'ın hastalığını aşamamış ve İnej ile tam olarak hakettikleri sona ulaşamamış olmaları tam olarak beklediğim şeydi. Ben onları böyle, temassızlığa ve engellere rağmen birbirlerine olan bağlılıklarıyla o kadar çok sevdim ki. Gerçek bir aşk gibi hissettirdi. Birbirine dokunamayan ama tensel hiçbir şey yokken koşulsuz sadakatle sarmalanmış iki insan. Beni büyülediler.
Wylan ve Jesper bu hikayenin kazananları oldular, ikisi de mükemmel karakterlerdi.
Ve Nina'm, o da bence bu hikayenin tek kaybedeni. Fjerdalı'sı ile daha güzel bir sonları olsun isterdim.
Sissoylu serisinden sonra favorimdir artık, Grishaverse serisi iyi ki var lütfen okuyun!!