Doğmuş çocuğu beslemek için sarf edilecek paranın ana rahmindeki çocuğun doğmaması için sarf edildiği bir dünyada bir bozukluk, bir terslik var demektir.
Yürümenin felsefe ile ilişkisi nedir diye merak ederek almıştım bu kitabı. Geçen yıl okuduğum için pek bir şey hatırlamıyorum ama özet olarak kitap; Rousseau, Nietzsche, Rimbaud gibi tanınan felsefeci ve yazarların en sevilen eserlerini yürüme eylemi sırasında gerçekleştirdiklerini anlatıyor. Böylece yazar aslında yürümenin bir ‘yürüyüş’ değil de ‘yükseliş’ olduğunu savunuyor. Yani yürürken sadece açık havada, kuş cıvıltıları arasında huzurlu bir ortam imgesinden ziyade yürüyor haldeyken yeni fikirler, yeni duyuşlar yaşamamızın bizi ileri götürebileceğini aktarıyor.
Yazar, felsefecilerin doğa ile bir bütün olması gerektiğini; insanlar ile iletişim kurmayan, insanları anlamaktan yoksun ve doğadan uzak şekilde yaşayan felsefecileri “masa başı felsefecisi” olarak eleştirir. Bunun aksine doğada kalarak, yürüyerek eserlerini oluşturan yazarların ise özgür olduğunu savunur. Ben iki yazarın yürüyüş hikayesini okuduğumda etkilendim: Nietzsche ve Rousseau.
Nietzsche, filolog olarak çalıştığı okuldan baş ağrısı, baş dönmesi görme bozukluğu gibi sebeplerden dolayı istifa eder. Hastalığı onu yatağa bağımlı hale getirir ama Nietzsche bunu istemez ve aslında ağrılarından kurtulmak, zihninde dönen kötü düşüncelerden uzaklaşmak için yürümeye başlar. Nietzsche, yürüyüşe olan bağlılığı ile günümüzde halen en çok okunan eserlerinden olan Böyle Buyurdu Zerdüşt, Tan Kızıllığı, Şen Bilim gibi eserlerini bu dönemde yazmıştır. Nietzsche, yürüyerek yazan bir yazarın eserlerinde başkalarında bağımsız sadece düşünce, muhakeme ve karar olduğunu ifade eder. Yürüyerek yazılan eserler sıkıcı olmamakla birlikte ortaya uzun, kılı kırk yaran eleştirel yorumların değil, hafif ama derin düşüncelerin çıktığını savunur. Ve asıl zorluğun bu olduğunu söyler: “Düşünce ne kadar hafifse o kadar çok yükselir ve
Kendine hakim olmak iki yönlü bir ustalıktır: Hem öfke ve kızgınlık patlamalarının hem de yeisin ve korkaklığın önüne geçebilme, sakin, kıpırtısız, serinkanlı kalma ve hem kendinden hem de hakikatten şüpheye düşmeme becerisidir.
Yavaş yürümek, geleneksel toplumlarda yüzyıllar boyunca kadınlara atfedilmiştir: Kadınlar su çekmek için uzaklardaki kaynaklara gider veya bitki ve şifalı otlar toplamak için yollara çıkarlardı. Erkekler ise avlanmak gibi büyük kuvvet gerektiren, hızlı, ani koşular ve çeviklik isteyen işleri yüklenirlerdi.