seni yalnızlığından tanıdım
kirpikleri kırık çocuk
çiğneyip durduğun dudaklarından.
gözlerin küllenmiş yangın yeriydi
bir eylül göğünün bulut kümeleri
donuk bakışlarında;
hüznün nasıl da benziyordu
benim ilkgençliğime
ellerinden tanıdım seni
yüreğinin yansısı tedirgin ellerinden.
bir uzak boşluğa yağmur yağıyordu
-anılardan anılara ince çizikler…-
yüzün bir türkü sonrasının
kederli dalgınlığında;
güldün mü, ben mi yanıldım, bilemiyorum
ağıt gibi bir alay dudak uçlarında
gücenik duruşundan tanıdım seni.
seni kendimden tanıdım çocuk;
yüreği sürekli çiğnenen bir yol
gövdesi acılardan acılara köprü…
biraz öfke, biraz umut, çokça onur
olan kendimden.
eğildim öptüm yıkık alnından
uzaktın, kıyamadım sessizliğine
biraz daha dedim içimden, biraz daha;
gün olur, onuru güzel çocuk
acı da yakışır insanın yüreğine.
Şükrü Erbaş
Kentsel dönüşümler incitti bu şehrin ruhunu
Eskiden iğne deliğinde inşa edilirdi kubbeler
Ve minareler sürme çekerdi göklerin derinliğine
Çiniler, ebedi baharlardı,
Mermer sütunlar ruhumuzla gökleri bağlardı
İnci bulutlar, haki serviler sükuttandı
Mezar taşları ölüme tebessüm, hataya ağıt
Diriler ölüme tebessüm edip, hayata ağlardı.
Budala sen de. Hala teneke gibi tın tın. Vazgeç artık. Kimse bir kadın için bu kadar ağıt dizmez. Hem nefretin yüzüsün sen. Görününce bulandıran mideyi. Karınca ol da fil ezsin kurtul.