“ Ormana nasıl geldiğini hatırlamıyordu. Onun yeri orasıydı. Bunu herkes çok biliyordu.” cümleleriyle başlayan kitabımızın bir çocuğun hayal dünyasını geliştirmediğini aksine çocukta “ben nereden geldim?” sorusunu kendisine sormasıyla yaşayacağı çelişki söz konusudur. Kitabı okurken bir şeylerin doğru gitmediği hissine kapıldım ama sorunun ne olduğunu tam olarak kavrayamadım. Ta ki 16.sayfa da masanın üstündeki gazete de “Ünlü psikiyatrist yabani kızı tedavi ediyor.” cümlesini görene kadar. Derste bu konu hakkında konuştuğumuz aklıma geldi ve ufak bir araştırma yaptım:
Oxana Malaya 3 yaşındayken bir gece alkolik olan anne ve babası tarafından dışarıda bırakılır. Bunun ardından kaybolur.
1991 yılında aradan 5 yıl geçtikten sonra 8 yaşındayken bir köpek kulübesinde melez köpeklerle birlikte bulunur. Bu köpekler büyük olasılıklar hayatını kurtarmışlardır.
Bulunduğu sırada bir insandan ziyade bir köpek gibi davranmaktadır. Sadece 'evet', 'hayır' diyebilmekte, onun dışında dört ayak üzerinde ve dili dışarıda dolaşmakta ve dişlerini göstermektedir.
Şu anda 30 yaşında olan Oxana, yoğun tedavi ve terapiler sayesinde ancak 5 yaşındaki bir çocuğun temel sözel ve sosyal becerilerini kazanabilmiştir.
Kitabın bu olaydan esinlenerek yazıldığını düşünüyorum. Psikolojik bir sorun yaşayan, normal insan davranışlarını sağlayamayan birinden esinlenen kitap sizce çocuğa ne kadar faydalı olabilir? Fikirlerinizi benimle paylaşırsanız sevinirim.
Kitaba, karşıma çok çıkması ve beğendiğim kısa pasajları hasebiyle büyük beklentiyle başladım. İlk bölümlerdeki konular kitaplarla, okumayla ilgili olduğu için su gibi akıp geçti fakat bir yerden sonra özellikle son 100 sayfayı okumakta güçlük çektim. Son kısımları anlamak için belli bir bilgi birikimine sahip olunması gerektiğini düşünüyorum. Bu bahsettiğim son bölüm de din, mitoloji, felsefe, siyaset alanında çok fazla detay bilgi vardı. Bu yüzden ben okumakta zorlandım ama bu durum şevkinizi kırmasın. Kişiden kişiye değişebilen bir durum. Cemil Meriç’i anlamak için okunması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum. Avrupa hakkında söylediği acı ama gerçek olan şeylerden birkaç pasaj paylaşmak istiyorum :
“ Biz ne kendimizi tanıyoruz, ne Avrupa’yı. Tarihimiz mührü sökülmemiş bir hazine…Avrupa’yı, Avrupa’nın istediği kadar tanıyoruz…” sayfa 108
“Ne Asya Avrupa’yı tanımış, ne Avrupa Asya’yı. El Birûni boşuna anlatmış Hint’i çağdaşlarına. Kıt’alar kapalı birbirine. Yalnız kıt’alar mı? Aynı mahalledeki insanlar birbirine yabancı. Her ev meçhule giden bir kompartıman. Kompartımandakiler tesadüfün bir araya topladığı üç-beş yolcu.” sayfa 223
Jose Saramago’nun Körlük kitabından sonra okuduğum en sürükleyici kitaptı diyebilirim. Olayların insanın merak duygusunu sürekli canlı tutmasını sevdim. Olaylar sıradışı gelişiyor ve tam o olaya şaşırmışken insanın tahminlerini yerle bir edecek yeni bir olay daha yaşanıyor. Sonu ise beklediğimden tamamen farklıydı. İlk defa Agatha Cristie’nin bir romanını okudum. Ahmet Ümit romanlarını sevdiğim ve dilini ona benzettiğim için mi bilinmez içim ısınarak başladım okumaya. İnsanların birbirine olan güvenini, vicdanı, sevgiyi ve daha birçok duyguyu toplumsal açıdan inceleyip romanın içine sindirmesi de ayrıca hoşuma gitti. Eğer polisiye, gerilim romanlarını okumayı seviyorsanız tam size göre. Hâlâ okumadıysanız neyi bekliyorsunuz? :)