(...) Bu düzen içinde -ki 17 Ağustos depremine kadar devam etti bu; sonrasında kavgalar, isyanlar, beş ay kadar süren bir kaos- birkaç defa Büyük Muztaribler’den bahsetti. İlgimi çekti ama, ne demek istediğini anlayamadım. Sonradan yorumladığıma göre, “bana bir şey olursa, onu siz tamamlayın!” anlamında olabilir… Nihayet 2000 başında (Noel Baba Operasyonu) koğuşa girip, O’nu aldıklarında, hele Kartal’daki o hâlini gördükten sonra, bu eseri tamamlayabileceğinden neredeyse ümidi kesmiştik.Fakat 2003 yılında, birdenbire 2. cilt çıkınca ve bu 650 sayfalık büyük kitabı alıp şöyle bir göz gezdirince, onun zihnini toparlamakla kalmadığını -belki de- eskisinden bile daha yüksek bir zihnî form yakaladığını gördük. Telegram denilen zihnî-fizikî işkencenin ilk sarsıntısını atlatmış veya ona bir şekilde direnme gücünü geliştirmiş olmalıydı…
BÜYÜK MUZTARİBLER -Düşünce Tarihine Bakış-II-, 6 Aralık 2011, Çarpıcı Kitap·Kitabı okuyor
Ben bilmesem de aslında bütün bunların bir sebebi olmalı. Benim orada olmayışımın, senin burada olmayışının, arkasından koşup yetişemediklerimle erken uğurladıklarımın kalbimin aynı yerinde ukde kalmasının bir sebebi olmalı. Mevsimini şaşırıp yabancı coğrafyalarda vakitsiz ölen kuşların da şimdi penceremi zorlayan bu rüzgarın da bir sebebi olmalı. Uzayarak giden yolların ortasına düşen kayaların, sıkı sıkıya tutulmasına rağmen kaçan uçurtmaların ve gönderdiğim mektupların bir adres bulamayıp geri gelişinin bir sebebi olmalı. Sebep olduktan sonra bir inanmak kalır mı ortada?.. O hâlde bunu saklamalıyım, inancım gizli kalmalı. Ya biri gelip kapımı çalarsa?
Her kaybedişimde odam daha çok daralıyor sanki. Soluk alamıyor gibiyim artık burada. Ömrümün en yaşanabilir günleri umursanmayan bir yaradan sızan kanlar gibi terk ediyor beni. Umursanmayan bir yara ne çok kanarmış ve insan yalnızca bir durmaktan ne çok şey kaybedermiş meğer. Bunları şimdi mi fark ediyorum? Neden şimdi fark ediyorum? Durma öyleyse kalk git! Gidemem, dışarıdaki rüzgar… ürkütüyor beni. Karşı duvardaki tablo ne zamandır beri orada? Tuhaf.
"Bulutlar bir hırka olsaydı" dedim, ne güzel yağmurla dolaşırdım yeryüzünü.
Nereye gitsem yeşillik açardı, bereket olurdu ama buluttan yapılmış hırkam yok.
Sonra "Her düğmesinde bir acı olsa, her düğmesinde bir ağıt olsa gözyaşım yeter miydi?" diye düşündüm.
Ya da boyum bu kadar ağıt biriktiren birisi için kısa kalmaz mıydı? Elbette kalırdı.
Ama umudu çağırmak zorundayız.
Hem de bir ilkbahar gibi; yılmadan kar, kış, soğuk demeden.
Ben umudu ilkbahar gibi taşımak istiyorum.
Hem ağıt ve umut birbirinin kardeşidir.
Ağlamayan bir göz, bir kalbi güldüremez.
Bu yüzden dünyadaki bütün evlerin pencereleriyle ağlamak istedim.
Ya da bütün yollarla kavuşmak istedim.
Umarım bir gün kalbimiz hırkasını giyer ve kırklara karışır.