Merhaba kitap dostlarım...
Bugün sizlere #uyumadanöncetutduğumdilekIV ile geldim.
Öncelikle şunu söylemeliyim ki bu kitap tam anlamıyla "Mutluluk, " kitabıydı. Ozan ve Bahar'ın dağları aşıp sonunda huzura kavuştuğunu okumak o kadar güzeldi ki... Yaşadıkları onca şeyden sonra bu mutluluğu sonuna kadar hak ettiler.
İskeçe bölümleri ise kalbimi ayrı fethetti. Ozan'ın babaannesi ve dedesinin sıcacık karşılaması, aile ortamı, sofradaki samimiyet... Bir de yemek için hazırlanırken aynı tonlarda giyinmeleri. Yaya'nın kırmızı ruju... Ah Yaya, ne kadar da süslüsün sen öyle. Bu sahneler bana resmen aile olmanın sıcaklığını hissettirdi.
Ozan'ın babasıyla olan bölümlerde ise açıkçası biraz gerildim. Bazı yerlerde ona hak versem de Bahar ve Ozan'ın üzerine fazla gittiğini düşündüm. Ama Ozan'ın sevdiği kadının yanında duruşu...
"Bahar'ı ya da beni geçmişle yargılamak isteyen önce dönüp kendi eskilerine bakacak. Derdin bizim beraber olmamız, benim onu affetmemse, ben affetmeyi Bahar'la yaşadıklarımdan önce senden öğrendim."
İşte o an durup Ozan'ı alkışlamak istedim. Sevdiği kadını kimsenin karşısında yalnız bırakmaması, gerektiğinde babasının karşısına geçmesi çok güzeldi.
Bir diğer sevdiğim kısım ise bazı vedalar oldu. Özellikle Oktay'ın gelip veda etmesi ve ardından kendi yoluna gitmesi hikâyeye yakışan bir kapanıştı. Ama beni asıl etkileyen, bir babanın ilk kez şirketleri, gücü ve sahip olduklarını değil oğlunu seçmesiydi. Belki geç kalınmıştı ama yine de çok anlamlıydı.
Ve Ayfer...
Ayfer bu kitabın kalbi olmuş resmen. Kürek ve kovasıyla salyangoza ev yapmaya çalıştığı sahnelerde yüzümde kocaman bir gülümseme vardı. Ama beni asıl vuran Ozan'ın ona "Kuşum" diye seslenişiydi. Keşke o sesi duyabilseydik. Öyle içten, öyle yumuşak anlatılmıştı ki sanki seslenmiyor da kalbinden bir