Ah'lar dünyası
Bazı insanlar şehirlerde yaşar, bazıları evlerde, bazıları ise yıllardır içlerinden çıkamadıkları bir duygunun içinde. Ben uzun zamandır ah'lar dünyasında yaşıyorum. Haritalarda yeri olmayan, hiçbir trenin uğramadığı, hiçbir navigasyonun tarif edemediği bir yer burası. Sokakları yarım kalmış konuşmalarla döşeli, kaldırımlarında dönmeyen insanların ayak izleri var. Burada her köşe başında bir "keşke" oturur, her pencereden bir özlem dışarı bakar. İnsan yürüdükçe geçmişine rastlar. Bazen bir çocuğun gözlerinde kendi çocukluğunu görür, bazen bir yabancının sessizliğinde kendi suskunluğunu. Çünkü bu dünya, kaybettiklerimizin ve söyleyemediklerimizin kurduğu görünmez bir ülke gibidir. Ne kadar uzaklaşmaya çalışırsan çalış, akşam olunca yine aynı sokaklara dönersin. Benim ah'larımın çoğu bir insanın ardından değil, bir ihtimalin ardından yükseldi. Çünkü bazen insan sevdiği kişiyi değil, onunla kurduğu hayali kaybeder. Bir gün birlikte yürüneceğini düşündüğü yolları, birlikte bakılacağını hayal ettiği gökyüzünü, birlikte susulacağını sandığı akşamları kaybeder. Sonra geriye yalnızca gerçekle hayalin arasındaki o uzun mesafe kalır. İnsan birini kaybettiğinde ağlar belki ama bir ihtimali kaybettiğinde içinde sessiz bir mezarlık kurulur. Orada gömülü olan şey bir insan değildir; yaşanabilecekken yaşanamayan bütün hayatlardır. İnsanlar ah'ların yalnızca üzüntüden doğduğunu sanıyor. Oysa en büyük ah'lar çoğu zaman öfkeden doğar. Bir zamanlar seni sevdiğini söyleyen birinin ardına bile bakmadan gitmesine, yıllarını verdiğin şeylerin bir cümleyle yok sayılmasına, içindeki çocuğun ihtiyaç duyduğu sevgiyi alamamasına duyulan öfkeden... Çünkü bazı yaralar kanamaz, bazı yaralar kızdırır. İnsan bazen ağlamaktan değil, öfkelenmekten yorulur. İçinde sürekli "Neden?" diye soran bir sesle
Bir de diyorsun ki ne var sözlerimde. Var başka senden sözlerine kendini katan? Kendin diyecek de sensin olmaz diye(cek) ne kendinde ne sözlerinde. Ne sanırsın bu sözleri? Âlâ-tur-ca, ala-ca, al al. Bu tur, burnumun bi deliğinden giren diğerinden çıkıyor. Çıkıyor da yollar hep ötekine sanki. Kendi yuttuğunu tüküren. Demek midesi kaldırıyor. O filmi bilmiyorum, seyretmedim \ Yine o filmdim, seyredilmedim. Faruk'un sonu. Kuraf bir tadı var yok. Gökler sahneleniyor, gözler perdeleniyor ama. 7 kat gök 7 kat renk hiç görülmemiş bilinmemiş, gök gök gibi bilinmemiş. Bilenmiş gururuna gurultural gürültülü buralar. Ah, ah kere ah. Hiçbir söz yok. Hiçbir söz yok. Hiçbir göz, gözlerden bahsetmek bir kıyak, hiçbir göz, yok ki hiçbir söz. Söylenmeyecek. Sözler değil mi söylenmeyecek.!.!.! ?.? Komik bir komiklik yaplıyor işte var yok. Var yok var yok diyorum, yuvarlak :) Çok eğlenceli değil mi ağlamak? Sözlerin diyordum, hani kendin diyorum kendime var yoklanmadan, desem şimdi ne, ne desem söylesene. dayılanmasını bilmeyen bir ayı var. Ayı desem Ay mı, nesini görsem söylesene? Gözlerine bakmadan nesini görsem? Sözlerin mi gözlerin mi? Yine bir heyecan, sonradan çok utanan ama heyecan işte canım, o zaten bende çokça yüzsüz duran. Hay gidi gidi avuçlar. Avuç avuç dualar, üzerine gökten inen topkrak içinde. NE YA NE? ne oluyor canım? Ne neyin derdi, ne ne zaman neyin derdi? Geldin mi şimdi? Bir yırtım içim. Kaynasın dursun, bana ne? Gel ne. Gel. Gelin. Ne. Neler neler. Susuz bir gök. Ha ama kurumuş mavisi, o ne üzerimde mi içimde mi , , ,. , Ya bu ne palavra , , hayat par(a)v(a)nı, vanalar kapalı, yahu ne komik, ku ku ku. ama hayır, günlerden bugün ki! Günlerden bugünlere bugünlerde, neler neler - sadece sessiz. So kaak lar mı:D sokaklar , ayvaz aymaz ayyyaş avanak sokaklar. Üzerine
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Aşk ile, aşk olsun...
Dert, kalbi uyandırır; derman ise o derdin içinde saklı olan ve Allah'a yakınlaştıran ilâhî bir merhemdir. Bu yüzden Yunus'lar Mevlânâ'lar, Mecnun'lar, âşıklar, ermişler kendilerini Allah’a yakınlaştıran derdi, dünya nimetlerinden yeğ turmuşlardır. "Derman arardım derdime, derdim bana derman imiş..." ile başlayan şiir ve ilâhi formundaki bestesi bunu çok da güzel ifade eder... Bu girizgâhtan kıyıya vardık, şimdi yol alma vaktidir irfan denizinde...işte güzel bir kapı açtık... Gönül gözü açık olanların, satır aralarında değil, sadırlarında (göğüslerinde) taşıdıkları o muazzam hakikat tam da budur. "Yol alalım irfan denizinde" o denizin dalgalarına bırakalım kendimizi... Niyâzî-i Mısrî’nin eşsiz nutk-u şerifi, irfan hırkasının altındaki en büyük sırrı fısıldar bize. İnsan, canı acımadan "Can"ı, dertle sarsılmadan "Derman"ı aramaz. Dünya bizi uyuşturur, konfor bizi hantallaştırır; ancak bir dert gelir, o sahte uykudan uyandırır. Dert dediğimiz şey, aslında ruhun bir gurbet sızısıdır. İrfan mektebinde dert, bir ceza değil, bir "seçilmişlik" nişanesidir. Şöyle ki: Mecnun, Leyla’nın derdiyle yanmasaydı, Mevla’nın tecellisine erip "Leyla benim, ben Leyla’yım" diyebilir miydi? Mevlânâ, Şems’in ayrılık ateşiyle kavrulmasaydı, o hamlıktan pişmeye, pişmekten yanmaya giden yolu bulup insanlığa bir güneş olabilir miydi? Yunus, kapısında kul olduğu dergahın çilesini çekmeseydi, "Bana seni gerek seni" diyerek mülkü de melekûtu da bir kenara itebilir miydi? "Derler ki dert ile derman aynı hakikatin iki yüzüdür", sikkenin iki yüzü gibi... Bu söz, irfani tefekkürün tam merkezidir. Aynen geometrideki bir madalyon gibi... Bir yüzünde "Aşk ve Çile" yazar, çevirirsiniz diğer yüzünde "Vuslat ve Şifa" yazar. Hakikat denizinde yüzdüğümüzde anlarız ki, derman derdin "ardında" bekleyen
Ah'lar Ağacı
Kaçıncı kez Didem Madak'ın Ah'lar Ağacı... Keşke hepinize bu hiç tanıyamadığım ve artık hiç taşıyamayacağım kadının şiirlerini hediye edebilsem... Hırsızlar yerine onun şiirleri sarsa ruhunuzu. Unutmayın Didem Madak... Unutmayın Ah'lar Ağacı... Vasiyetimdir: Dalgınlıgınıza gelmek istiyorum. Ve kaybolmak istiyorum o dalgınlıkta...
Şiir
Ah'lar Ağacı, Grapon Kâğıtları, Pulbiber Mahallesi... Hepsinde ayrı duygular yaşadım... En çok Pulbiber Mahallesi 'ni sevdim. Daha neşeli ve çokça kediliydi, sanırım ondan... Özellikle ithafları ve Zeyna'yı...
Şiir
Ah'lar Ağacı--Didem Madak
Çocukken şöyle dua ederdim Tanrı'ya: Tanrım bana hiç erimeyen, Kırmızı bir bonbon şekeri yolla.