On yaşında öksüz kalan Jane Eyre, kendisini hiçbir zaman sevmeyen, ancak kocasının vasiyeti üzerine bakımını üstlenen yengesiyle zor bir yaşam sürmektedir. Gönderildiği katı kuralları olan yatılı okulda (aslında Charlotte Brontë'nin bir yılını geçirdiği Lancashire'daki okuldur) kötü günler geçirir. Ancak Jane Eyre, Charlotte Brontë kadar şanslı değildir; okulda on yıl kalır ve öğretmen olarak mezun olur. Edward Rochester'ın malikânesinde mürebbiye olarak iş bulur. Evin gizemli efendisi Rochester'e âşık olur; ancak onu hayal bile edemeyeceği zorluklar ve acılar beklemektedir.
Jane Eyre benim için her zaman o kitap olmuştu. Kitapçılarda kapağını görüp sayfalarını karıştırdığım, filminin birkaç sahnesini defalarca izlediğim ve dinlediğim bazı klasik müzikleri hep ona yakıştırdığım kitap. Nedense belli bir vakte kadar asla alıp okumak gibi bir düşüncem olmadı. Sanırım doğru zaman sıcak Temmuz günleriymiş. Halbuki bu güzel eserin sararan yaprakların ayaklarımızın altına döküldüğü bir sonbahar gününde sakin bir sokak arasındaki sessiz bir kafede okunur bir havası yok mu?
Sizi uzun uzun konudan bahsederek boğacağım bir inceleme yazmak istemiyorum, arka kapak pekala kitabı özetliyor. Size kitabı okurken hissettiklerimden, Jane'in kimi duygularından bahsetmek istiyorum. Kitap ben diliyle yazılmış klasik bir eser olmasıyla ilk sayfadan çok sevdiğim bir eser olacağını belli etmişti. Jane'in her düşüncesinde, yürüdüğü her yolda, Mr.Rochester'ın gözlerine her bakışında, karanlık ve sessiz odalarda dudaklarından dökülen her sözcükte yanında olduğumu hissetmek sanıyorum karaktere beni daha yakından bağladı ve o kendi içinde kurageldiği dünyası, kimi zaman yalnızlığının kabuklarını sarınması ve gururu için attığı acı adımlarında karakterin içime işlediğini hissettim. Yanında olmak