Adana'da ayaklanmalar olmuştu. Kalabalık, Ermeni mahallesini yağmalamıştı. Altı yıl sonra çok daha büyük çapta olacakların provası gibi bir şeydi. Ama bu bile dehşetti. Yüzlerce ölü. Belki de binlerce." Can çekişen Osmanlı İmparatorluğu ve Beyrut ile Fransa arasında yaşamı sürüklenen İsyan. "Doğunun Limanları" bu yüzyılın başını, bir insanın trajik tarihinin içinden anlatıyor.
Doğu'nun Limanları sevgili Amin Maalouf'dan okuduğum üçüncü eserdi. Semerkant ve Afrikalı Leo'dan sonra yazarın anlatım tarzına, yolculuk ettiğimiz coğrafyaları betimleme biçimlerine ve karakterlere bakışına alışmış bir okuyucu olarak Doğu'nun Limanları'nın hikayesine girmekte de zorlanmadım. Birkaç bölüm sonra akışa uyum sağlamış, Adana, Fransa ve Beyrut arasında karakterlerle yolculuk ederken onların öyküsüne ortak olmuştum bile.
Kitap iki karakterin arasındaki konuşmalar sonucu şekilleniyor. Anlatıcılar iki taraflı izlenirken öncelikle meraklı bir gencin Fransa sokaklarında gizemli bir karakterle karşılaşması sonra birkaç gün içerisinde bu karakterin meraklı gence hikayesini anlatışını okuyoruz. Bu gizemli kahramanımızın adı İsyan. Sahiden. Sahiden geleceği babasınca tasarlanan, yürüyeceği yollara, konuşacağı insanlara ve hayata bakışına o doğmadan karar verilen kahramanımızın adı İsyan. İsyan'ın yıllar boyu ailesindeki etkenler içindeki baskı çıkmazında büyümeye çalışmasını sonrasında eğitimi için gittiği Fransa'da başına gelenleri ve tabiri caizse yönünü yeniden çizmesini, bir bakıma kendi kararlarını verişini okuyor, bu yolculukta karşısına çıkan insanları, hayatına etkilerini onun gözünden okuyoruz ve bir anda onu dinleyen meraklı gence dönüşüp sayfaları arşınlıyoruz.
Pek çok açıdan İsyan karakterini anlamaya çalıştım kitap boyunca. Hızlı akan bir tiyatro oyununu izliyor gibi hissetim