Önümdeki lokmayı yemiyor sadece çatalımla oynuyordum. Annem neyin olduğumu sordu. 'Bi şeyim yok anne. Sadece aç değilim, müsaade ederseniz odama çekilmek istiyorum' dedim. Durumu olgunlukla karşılayıp izin verdiler.
Holde kendime ait bir odamın olmadığını fark edip masaya döndüğümde ise dayım benim tabağı ekmekle sıyırıyordu. O günden sonra dayıma karşı hep nötr durdum.
Neredeyse onu on dokuz yıldır tanıyordum. İlkokulun ilk günü karşılaşmıştık ve o gün bugündür hayatımdan bir türlü söküp atamıyordum onu. Yanımda olmasa bile hayatıma müdahale ediyor, rahatlığı, akıcı konuşması, kendinden emin tavırlarıyla beni âdeta çıldırtıyor, her seferinde daha da çileden çıkmama yol açıyordu. Sanki bu dünyaya, bana çile çektirmek için özel olarak yollanmış bir mahluktu o. Ömrümde ilk defa birinin varlığından tiksinti duyuyordum.
Taa en başından biz bütün sınıf gazete kâğıdına sanlı ekmek aralarımızı beslenme saatinde yerken onun alüminyum folyoya sarılı çikolatalı pasta yemesinden, annesinin okul aile birliğinde olmasından anlamalıydım ne mal olduğunu ve hemen ondan uzaklaşmalıydım. Ama yapamadım. Kendisi bütün sınıfı öyle bir çemberine almıştı ki dışlanmamak için ben de gittim arkadaş oldum onunla. Hatta abartıp “en iyi” arkadaşı oldum.
O hiçbir zaman düşmemişti, hiç rezil olmamıştı. Maçlarda ben de dahil olmak üzere herkes ona pas verirdi, en çok golü o atardı. Küme çalışmalarında küme sözcüsü hep o olurdu. Hatta bir kere sınıftan birkaç çocuk hep beraber lunaparka gidecektik de o son anda vazgeçtiği için biz de gitmemiştik. Onun yanında, olduğumuzdan daha karaktersiz, daha birey olmaktan uzak çocuklardık. Ve işin kötüsü bir tek ben bunun farkındaydım. Evet kimse kızmasın, küçümsemesin beni ama delicesine kıskanıyor, bir o kadar da nefret ediyordum Okan’dan.