Otobüs yolculuklarının başında, muavinin tek tek bütün yolculara sunduğu kolonya gibi, bizim kolonya da her akşam televizyon etrafında toplanan bizlere bir cemaat olduğumuzu, aynı kaderi paylaştığımızı (televizyondaki haberlerin de vurguladığı bir duygu), her akşam aynı evde buluşup televizyon seyretmemize rağmen hayatın bir serüven olduğunu ve hep birlikte bir şey yapmanın güzelliğini hissettirirdi.
Ben evde yokken, Füsun sigaralarını neredeyse dibine kadar içerdi. Bunu, evin içindeki küllüklere ben gelmeden önce bastırılmış izmaritlerden anlardım. Füsun'un içtiği ve küllüğe bastırdığı bir sigarayı diğerlerinden hemen ayırabilirdim. Bu, sigaranın markasından çok, Füsun'un sigarayı küllüğe bastırış şekliyle, onun duygularıyla ilgiliydi.
"Limon senin en iyi resmin olacak. Çünkü konuyu da çok iyi biliyorsun. İnsan en çok sevdiği şeyleri konu ederse sanatta başarılı olurmuş."
"Ama gerçekçi olmayacağım."
"Ne gibi?"
"Kafesi yapmayacağım. Limon pencerenin önüne hür bir kuş gibi kendisi gelip konmuş olacak."
Uzak ülkelere gitmiş, orada yıllar geçirmiş biri gibi görüyordum kendimi: Sanki Yeni Zelanda'da yerliler arasında yaşamış, onların çalışma, dinlenme, eğlenme (ve televizyon seyrederken konuşma) alışkanlıklarını, törelerini gözlerken bir kıza aşık olmuştum. Gözlemlerim ile yaşadığım aşk iç içe geçmişti.