Aşk'a adanmış bir ömrü, âşığın acizliğini, umudunu, çaresizliğini yani aşkı anlatan, hissettiren güzel ama akıcı olmayan bir kitap. Kitabı yavaşlatan şey verilen aşırı detaylardı bence.
Tüm detaylar sıkıcı değildi tabii. Pamuk, Füsunların evinde geçen zamanla ilgili hayal gücünü zorlayan ama bir o kadar da gerçekçi detaylar vermiş "Bazan" bölümünde. Edebi ve güzel bir bölümdü.
Kemal için Füsun'la bir merdiven çıkmak, kısa bir yol yürümek bile çektiği tüm acılara değerdi. Füsun'la beraber olabilmek umudu için ona dokunamadan, onu öpemeden yıllarca Füsun ve Füsun'un ailesiyle beraber vakit geçirdi. Bir ihtimal bana döner, diye. Kitabın sonlarına doğru "Aşk, aslında böyle şey mi yoksa bu kitapta anlatılan aşkın takıntı boyutu mu" diye düşündüm.
Kitap, sadece aşkı değil birçok konuyu birçok farklı yönden gösteren bir kitaptı. Farklı dünyaları görme imkanı buldum. Zenginlerin hayatına sızma olanağı buldum. İstanbul tasvirleriyle İstanbul'a olan merakım arttı. Teknolojinin Türkiye'ye gelme sürecini zevkle okudum. O yıllarla ilgili bazı küçük detaylar öğrendim. O yıllarda film sektörüyle ilgili ilginç ayrıntılar öğrendim. "Koleksiyoncular" bölümü bana gereksiz geldi ama müzeye ve müzeciliğe farklı bir bakıştı. Eşyaya ve eşyanın ruhuna verilen önemi gördüm ve anladım.
Türkiye'deki erkeklerin, kızların kendilerine yaklaşımlarına bakarak "başkalarına da böyle davranıyorlardır şimdi" ön yargılarını ve kıskançlıklarını anlatması gibi birçok toplumsal detay da vardı kitapta.
Son olarak Orhan Pamuk'un nişantaşı haritası gibi bir şeyi düşünüp onu oluşturması onun sanatına aşık, sanata tutkuyla bağlı bir yazar olduğunu düşündürdü. Ve olay örgüsü neredeyse olmamasına rağmen 500 sayfalık kitabın yazılabilmesi bende hayranlık uyandırdı.