On beş yaş. Bu kitap, bilmiyorum, bana on beşinci yaşımı en baştan yaşattı. Tarif edemiyorum. En başlarda kitabın uslubu biraz garibime gidiyordu. Sürekli “garip.” “garip.” Gibi söz tekrarları yapılıyordu ya da aileleriyle olan ilişkileri fazla sevecen veya çocukça geliyordu ama sonra ne oldu bilmiyorum, kapılıp gittim.
On beş yaş yaşayana kadar benim için hiçbir önem teşkil etmiyordu. Ben daha çok on altı için heyecanlıydım, benim için özel olan yaş oydu. Ama on beşte çok az şey yaşamama rağmen o kadar çok şeyi aynı anda hissetmiştim ki, benim için farklı ve özel bir yaş oluverdi. İlk defa insanların benim hakkımda ne düşüneceklerini kafama takıp kendimi kısıtlamaya ve kapamaya başladım, ilk defa korktum, sahip olduğum her şey elimden gitmiş gibi hissettim, tüm dünya bana karşıymış gibi, beni bünyesinde barındırmamak için elinden gelen her şeyi yapıyormuş gibi.
Ve bu kitabı okurken, Aristo’nun tüm o düşüncelerini, hislerini okurken kendimi o kadar hassas ve garip hissettim ki, bunu tarif edemem. Sanki aynı kalbe ve zihne sahip bir arkadaşımın günlüğünü okuyor gibiydim.
Utanç duymanın nasıl bir şey olduğunu biliyordum. Ancak Dante nedenini de biliyordu. Ve ben bilmiyordum.
Mesela bu alıntıyı okuduğumda, beynimden vurulmuşa döndüm. Çünkü arkadaşlarıyla dilediğince eğlenen ve gülen kız aniden yaptığı ve söyleyeceği her şeyin salakça olacağı ihtimalini düşünüp yaptığı ve söylediği her şeyden, kendinden utanmaya başlamıştı. Bu yüzden kendinden nefret ediyordu ve bu döngünün dur durak bilmediği bir ağa takılıp kalmıştı.
On beş yaşındaki ben kelimelerin ne kadar güçlü olduğunu daha yeni keşfetmişti. Onların bir insana aslında ne kadar çok zarar verebileceğini ve yaralayabileceğini. Aristo da yeni keşfediyordu ve onun bu acılı keşfini okumak bu kitap için var ettiğim
Bir tek sevincim resmine bakmak, eski mektuplarını okumak, seni düşünmek, belki yakında seni görebileceğimi ümit etmektir. Ben sensiz bir dünyada ne kadar yalnız kalırım, sevgilim.