“Cehalet okumamak değil, öğrenmeye kapalı olmaktır.”
“Bir insana yüzlerce kitap verebilirsiniz, ama düşünmeyi öğretemezsiniz. Çünkü kitaplar bilgi verir, akıl vermez. Öğrenmek istemeyen biri için en değerli eserler bile sadece mürekkep ve kâğıttan ibarettir. Cehalet, okumamaktan çok daha tehlikeli bir şeydir; okuduğu hâlde anlamamak, öğrendiği hâlde değişmemek ve bildiği birkaç şeyle her şeyi bildiğini sanmaktır.”
Alıntı
“Akıl bilgiyle, bilgi okumakla, okumak müzakereyle, müzakere eylemle hayat bulur.” – Mustafa Bilgiç
Reklam
شرح المقصد Bizim (Maturidîlerin) görüşümüz ile Mutezile’nin görüşü arasındaki fark şudur: Mutezile, aklın bizzat kendisinin hüküm koyucu (ve bir şeyi vacip kılıcı) olduğunu söyler. Bizim katımızda ise akıl, sadece bir anlama ve bilgi edinme aletidir (aracıdır). Hükmü vacip kılan (zorunlu kılan) yalnızca Yüce Allah'tır; ancak kul, bunu akıl vasıtasıyla idrak eder. Tıpkı peygamberin de kendi başına hüküm koyucu olmayıp, sadece neyin vacip olduğunu bize bildiren (tanıtan) bir elçi olması gibidir. Gerçek anlamda hüküm koyan ve vacip kılan ise yalnızca Yüce Allah'tır. وَالْفَرْقُ بَيْنَ قَوْلِنَا وَقَوْلِ الْمُعْتَزِلَةِ: أَنَّهُمْ يَقُولُونَ الْعَقْلُ مُوجِبٌ بِذَاتِهِ، وَعِنْدَنَا الْعَقْلُ آلَةُ مَعْرِفَةٍ، وَالْمُوجِبُ هُوَ اللهُ تَعَالَى لَكِنْ بِوَاسِطَةِ الْعَقْلِ، كَمَا أَنَّ الرَّسُولَ مُعَرِّفٌ لِلْوُجُوبِ، وَالْمُوجِبُ هُوَ اللهُ تَعَالَى حَقِيقَةً
Âzerbâd-ı Mârespendân
Her sanat akla, her akıl bilgiye, her bilgi tecrübeye, her yücelik iyiliğe, her iş kadere, her zenginlik yemeye ve vermeye ve her mutluluk da korkusuzluğa muhtaçtır.
Edebiyat
BİLGİ BİLİNMEZDEN DEVŞİRİLİR...
(...) Bir şeyi hiçbir şekilde bilmiyorsam arayamam ama tamamen biliyorsam da aramam. Demek ki aranan şey hem bilinen hem bilinmeyendir. Bilgi bilinmezden devşirilir ve bilinmezin olmadığı yerde bilgi olmaz. Eğer hiçbir sır, hiçbir meçhul, hiçbir açılacak derinlik olmasaydı bilgi de olmazdı. Bir şeyi öğrendiğimizde, onu tamamen kuşatmış olmayız; aksine yeni bir bilinmezlik ufku açılır. Bu yüzden bilgi ilerledikçe sır bitmez; sır daha derin bir şekilde idrâk edilir. Bu, bilginin bizzat mahiyetine dair bir ölçüdür. Meselâ pozitivizm bu noktada bilinmezi ortadan kaldırmak ister. Bunun için “bilgi bilinmezden devşirilir” sözü pozitivizmin “bilinmeyenler zamanla bilinir” anlayışının tersidir. İBDA için bilinmezlik, bilginin imkân şartıdır. İnsanın karşısında hiçbir bilinmez kalmasa, bilginin mevzuu da kalmaz. Bu yüzden İBDA, “bilinmezin olmadığı yerde bilgi olmaz” derken bilinmezi bilginin karşıtı değil, sebebi ve gayesi olarak görür. İnsan bir nesneyi bilirken yalnız nesneyi bilmez; onu bilen, mevzu hâline getiren, seçen, hükme bağlayan kendi “ben” sırrıyla da karşılaşır. “Ben” olmadan bilgi yoktur; fakat bizzat “ben” sırdır. İnsan ruhu hem malûm hem meçhûldür; bildiği her şeyde kendi “ben” sırrına temas eder; fakat o ben de her bulunanın ötesinde yeniden bilinmez olarak kalır. Bilinen tarafı, ruhta imkân, istidat, iz, ölçü ve bildirilmiş hakikat olarak vardır; bilinmeyen tarafı, oluş içinde açılacak ve gerçekleşecek tarafıdır. Bu, bilginin yalnız dış nesneden değil, bilenin kendi bilinmezliğinden de devşirildiğini gösterir. **Aranan şey büsbütün bilinmez olsaydı bulununca tanınamazdı; tamamen bilinen olsaydı aranmazdı. Demek ki aranan, bilinenin içinde saklı bilinmeyendir. “Bilen”in “bilinen”den devşirdiği bilginin ötesi imkân ve ihtimaldir, yani
Epistemoloji
ŞUURUN KAYNAĞI: RUH ve RUHÎ ÇABA...
(...) Bilgiden bahsedebilmek için bilen ve bilinen lâzımdır; fakat bilenin bilinene yönelişi kendiliğinden açıklanmış değildir. “Bilgi bilene vardır” hükmü, bilgi teorisini doğrudan “bilenin mahiyeti”ne bağlar. Bilen kimdir? Eğer bilen yalnız akılsa, bilgi aklın kavramlarına sıkışır. Eğer bilen yalnız duyumsa, bilgi intibalara iner. Eğer bilen yalnız dilse, bilgi söylem ve işaret ağına kapanır. İBDA’da bilen, bütün bunların üstünde ve hepsini içine alacak şekilde ruhî şahsiyettir. Bu sebeple bilgi, aklın nesneyi kuşatması değil; ruhun, akıl da dâhil bütün melekeleriyle bilinen karşısındaki tavrıdır. Bilgi, ruhîlikten koparılamaz çünkü bilen, son tecritte ruhtur. Bilinen, ruha kendini empoze eden ve şuurda mevzu hâline gelen varlıktır. İBDA bu noktada şuurun kaynağını akılda bulmaz. Akıl, ruhun bir şubesi ve âleti olarak bağlar, ayırır, tecrit eder, nisbet kurar ve hükme getirir; fakat şuurun kaynağı değildir. İBDA’da şuurun kaynağı, son tecritte ruh ve ruhî çabadır. Akıl, bu şuurun kaynağı değil, onun Halk Âlemi’nde iş gören bağlayıcı ve tahlil edici âletidir. Akıl, kuşattığı şeyi anlar. Bu sebeple aklın sahası, kuşatılabilir olanla, yâni kemmiyet ve keyfiyetler âlemiyle sınırlıdır. Bu yüzden son tecritte, ben şuurunun kaynağına inildiğinde akıl değil, ruh kalır. Bilgi, bilen ile bilinen arasındaki münasebette, bu münasebeti mümkün kılan ruhî faaliyetin mahsûlüdür. Ruh ise aklın kavrayacağı bir nesne değildir; çünkü akıl, bir şeyi kuşatarak anlar ve bu kuşatma ancak keyfiyetler ve kemmiyetler âleminde, yâni ölçülebilir, ayrılabilir, sınıflandırılabilir sahada mümkündür. Ruh ise Halk Âlemi’nde bedene ilişik görünse de, mahiyeti bakımından bu ölçülerin dışında kalır. **Ruh, Emr Âlemi’ne bağlı, Halk Âlemi’nde bedene ilişmiş, aklın kuşatamayacağı, ancak
Epistemoloji
Reklam
Reklam