Öncelikle kitap hem boyut hem de dil olarak gayet rahat okunan bir eser. Benim için Barış Bıçakçı ile tanışma kitabı da diyebilirim. Gerçekten çok akıcı ve okuyucuyu metnin içine çeken bir anlatımı var. Kitap bir ailenin ortanca çocuğunun gözünden anlatılıyor. Çocukken başlayıp yetişkinliğe dek süren bir anlatım bu. En çok hoşuma giden yanı da bu oldu. Kitaba başlarken bir çocuğun gözünden görüyorsunuz hatıraları ama ilerledikçe baktığınız yer değişiyor. Aynı kişi anlatıyor belki ama farklı bir gözle. Ve okuyucu olarak ben bunu metnin akışını bozmayan bir şekilde hissediyorum. Anlatım bir anda değişmiyor ya da bana bununla ilgili bir bilgi sunulmuyor ben metnin içindeyken büyüyen, ailesine ve dünyaya bakışı şekillenen, hisleri ve fikirleri değişip dönüşen bir anlatıcıyla karşılaşıyorum. Bunun dışında ailenin hayatından kesitleri içeren kısa bölümlerin her biri ayrı ayrı bir öykü gibi kendi içinde bir bütün oluşturmuş durumda. Bu da kitapta benim hoşuma giden şeylerden biri.
Baba figürünün yıllar içindeki değişimi, çocuklarına karşı olan tutumu eminim ki pek çok kişide tanıdık hisler uyandırmıştır. Ben genel olarak kitabı beğendim. Yazarın diğer kitaplarına da bir bakmak istiyorum.
Daha çok bıraktığı hisle akılda kalan kitapları sevenler için çok iyi bir seçim olur bence. (Ayrıca Ankara’yla ilişkisi olanların da ayrıca sempati duyacağını düşünüyorum.)
Kitabın başları sonraki bölümlere nispeten daha yavaş akıyor. Daha doğrusu yazar okuyucuyu hikayeye hazırlıyor. Orta kısımlarıysa çok sürükleyici. Yazar kitapta yaptığı yolculuklarla insanlığın geleceği hakkında öngörülerini kurgusal bir hikayenin içinde okuyucuya sunuyor.
H.G.Wells sosyalist bir yazardır. Eserlerinde ve diğer yazılarında da bu düşüncelerinin yansımalarını görüyoruz. Kitaptaki Eloi ve Morlock halkları yani yukarıda yaşayanlar ve yerin altında yaşayanlar. Zaman Gezgini önce yukarda konfor içinde yaşayanların insanlıktan geriye kalanlar olduğunu düşünüyor ancak sonra yerin altında yaşayan ve çalışan kişilerin varlığını görüyor. Sonuç olarak aslında yukarıda daha medeni ancak tembel ve amaçsız olan halkın aslında yerin altında yaşayanların avları olduğunu fark ediyor. İnsan güvenli bir alanın içinde olma durumunu sürekli hale getirince bir süre sonra mücadele ruhu ve değişim isteği yok oluyor. Aşırı konfor ve ardından kayıtsızlığı getiriyor. İnsanlar düşünmeyi bırakıyor çünkü buna ihtiyaçları kalmıyor. Ayrıca 802,701 yılı olarak ifade edilen yılda bile bu şekilde bir sınıf farkı var. Ancak bugünün aksine sınıflar biraz daha farklı. İşçi sınıf diyebileceklerimiz aynı zamanda diğerlerini avlayan onlarla beslenen insanlar. Medeni ve entellektüel diyebileceğimiz sınıfsa güzel evler güzel kıyafetler içinde boş ve anlamsız bir hayat sürüyor ve diğerlerine yem oluyorlar. Milyonlarca yıl sonrasına gittiğindeyse neredeyse yok olmuş diyebileceğimiz bugünkinden çok farklı bir dünyayla karşılaşıyor.
Sonuç olarak Zaman Gezgininin anlattıklarına inanan tek kişi anlatıcı oluyor. Ve Zaman Gezgini kanıtlarla yeniden gelmek için tekrar zaman yolculuğuna çıktıktan sonra ondan haber alınamıyor.
Okuduğum en hüzünlü kitap. Böyle net bir ifadeyle başlamak istedim çünkü bende uyandırdığı en belirgin his hüzündü. Bir çocuğun ne kadar çok şey düşünebileceğini gördüm. Ufacık bir dokunuşa, tek bir sevgi sözcüğüne nasıl hasret kalabileceğini... Yine de çocuk olmanın verdiği kayıtsızlıkla hayatına devam eden, konuşacak birilerini arayan küçücük bir çocuğun hüzünlü hikayesini anlatıyor bu kitap. Onca yokluğun içerisinde kendinden küçük olan kardeşi Louis ile olan bağı, kendisinden esirgenen şefkati ondan asla esirgemeyişi onu sevmekten başka çare bırakmıyor okuyucuda.
İnsanları olduğu gibi kabul etmek, affedemesekde alışmak, her şeye rağmen anlamaya çalışmak en az hasarla yaşamanın tek yolu gibi göründü gözüme.
“İnsanlardan verebildiklerinden gazlasını bekleyemeyiz.” diye bir cümle geçiyor kitabın ikincisinde. (Güneşi Uyandıralım) İşte Zeze bu kitapta tam da bunu yapıyor. Hepimiz yapıyoruz kimi zaman. İnsan olmak beklentileri, hayalleri, arzuları da barındırıyor içinde. Ya bununla yaşamayı öğreneceğiz. Ya da Totoca gibi beklentilerimizi azaltarak hayal kırıklığına uğramaktan kaçınacağız.
İlk basımı 2014 yılında yapılan roman Alfa yayıncılık tarafından basılmıştır. Kitabın yazarı aynı zamanda gazeteci, fotoğraf sanatçısı ve köşe yazarıdır.
İncir kuşları romanı yazarın çok okunan romanlarındandır. Roman gerçek olaylara dayanarak kaleme alınmıştır. Belki okuyucuyu bu denli etkilemesinin sebeplerinden biri de romanın gerçek hayatla olan ilişkisidir. Roman kitabın sonlarına doğru karşımıza tekrar çıkacak olan bir bölümle başlar. ‘’Kaçış’’ bölümüyle. Kitabın ilk bölümlerinde Suada ve Tarık’ın aşk hikayesi ağır basmaktadır. Bunun dışında Suada’nın ailesini ve Tarık’ın annesini de bu ilk bölümlerde tanıyoruz. Konservatuar bölümü öğrencileri ve sıradan bir okul hayatıyla başlayan hikaye savaşla bambaşka yerlere gelecektir. Ancak bu hikayede asıl şaşırtıcı kısım Suada’nın sakin okul hayatında başına gelen üzücü bir anısının savaşta kabusu haline gelmesi olacaktır. Aşkına karşılık vermediği sınıf arkadaşının savaşta kendisine böylesine zulmedebileceği kimsenin aklına gelmezdi muhtemelen. Ailesini, halkını ve genç bedenini esir eden bu arkadaşı bir Sırp genci olan Vukadin’dir. Komşusu olarak gördükleri Sırpların bu savaşa gireceklerini ve böylesine düşman olacaklarını çoğu Boşnak tahmin etmemişti. Hele Suada teyzesinin sözlerine rağmen yine de ihtimal vermiyordu buna. Ama olmuştu işte. Üstelik Suada’nın tek düşmanı Sırplar değildi. Vukadin de reddedilişinin acısını çıkarmak için bekliyordu.
Çok genç yaşta tanışmışlardı savaşla. Üstelik sadece savaş değildi bu zulümdü. Özellikle de Boşnak kadınları için büyük bir zulüm ve utanç dönemiydi savaş yılları. Evet erkekler savaşıyordu. Birileri direnmeye çalışıyordu. Ama düşmanın eline geçen kadınlar için savaş dayanılmaz bir esir hayatı demekti aynı zamanda. Bedenleri esirdi o kadınların. Düşmanın aşağılık arzularına
İncir Kuşları Sinan Akyüz · Alfa Yayınları · 201733,3bin okunma