Pistteki uçak daha da hızlandığında gözlerim yanımdaki koltuğa döndü, onu göremiyordum ama burada olduğunu biliyordum. Elim uçağın mikrofonuna uzandı ve "Kaptan Pilotunuz konuşuyor,” dedim gülüşümün arasından. "Evet, Sevgili Avukat. Birkaç saniye sonra uçuşumuz gerçekleşecek, hazır mısınız?" Sanki kulaklarıma onun kahkahası doldu, heyecanı, ellerini çırpışı ve hevesi... Başımı salladığımda birkaç tuşa daha bastım ve sırtımı yaslayarak uçuşa hazır hale getirdim. "Sen bana ben mahkûmken beş dakika güneşi göstermiştin, şimdi bizim de sadece beş dakikamız var. Beş dakikanın sonunda tamamen kavuşacağız."
"Susturun şu silahları!" diye haykırdım. "Onun kalp atışlarını duyamıyorum, durdurun şu savası!"
Durdurun savaşı, Avukat'ımın kalp atışını hissedemiyorum. Zamanı durdurun, o gözlerini açamıyor.
Ellerimle yüzünü avuçladığımda teninin soğuk olduğunu fark ettim. Soğuk olabilirdi, burası soğuktu. O çok sıcak olmazdı zaten, ilk tanıdığımda üşüdüğünü düşünürdüm ama hayır, kansızdı sadece. "Avukat," diye fısıldadım kaşlarımı çatarak. "Sen hep çok soğuksun, doktora gitmemiz gerekiyor ama doktora bile gidemiyoruz ki. Beni duyuyor musun?" Onu biraz daha kendime çektiğimde sağ eli diğer tarafa doğru düştü. Elim hızlıca göğüskafesimden içeriye gitti ve bir peçete çıkardım, ona lale yapmıştım. "Sana çiçek yaptım,” dedim onu vermeyi unuttuğumu hatırlayarak. "Yemeğin yanında geldi, ben de sana lale yaptım ama vermeyi unuttum. Gözlerini aç Avukat, seversin sen laleleri."
Gözlerini açmıyordu.
İmkânsızlıklar imkân dahilindeydi ama onun gözlerini açmasının imkânı bile yok gibiydi.
"Avukat,” dedim kısık bir sesle ve elimle yüzünü tutup sarsmaya başladım. "Hayır, bu olmadı." Bir kez daha eğilip kalbine baktım, bir kez daha nabzına baktım ama hiçbir şey yoktu. Birisi omuzlarıma dokundu, bir şeyler söyledi ama onları duymak istemiyordum. "Silahları susturun!" diye haykırdım bir kez daha ve başımı kaldırıp baktığımda karşımda Giray'ı gördüm, kardeşimi. Bana öyle bir bakıyordu ki sanki ben de ölmüştüm, benim ölümüme bakıyordu. "Giray," dedim hızlıca. "Silahları susturmalarını söyle, savaşı bitir, Avukat'ımın kalp atışlarını duyamıyorum."
"Tugay," dedi Giray omzumu sıkıca tutup yanıma eğilerek. "O artık burada değil."
"Bana bir kez daha adımı söyler misin?" diye sordum zorlukla. "Bir kez daha Eftalya der misin bana ama bu kez anlamı denizkızı değil, çiçek olsun. Bir kez, sadece bir kez adımı senden sevgiyle duyayım, başka hiçbir isteğim yok."
Gözlerimin içine baktığında silmek istediğim o kötü anıyı anlamıştı, adımı da sevmek istiyordum ölmeden önce ve o söylerse yeniden severdim, bunu biliyordum.
"Seni seviyorum, Sevgili Avukat," dedi derinden gelen bir sesle. "Ve sana çok âşığım Eftalya Atalar, adının anlamının çiçek olduğu kadar eminim bundan." Adım güzelleşmişti, adımı yeniden sevmiştim ve son kez ölmeden önce adımı ondan duymak kalbimin ferahlamasına neden olmuştu.
Bir kez daha, "Eftalya," dedi derin bir nefes vererek. "Benim Eftalya'm."
"Seni seviyorum," döküldü dudaklarımdan. "Sana âşığım Tugay Demir Çeviker, son nefesim kadar eminim ben de bundan."
"Tugay," dedim fısıldayarak kimsenin duymayacağı bir şekilde. "Ben ölmek istemiyorum, henüz yaşamak ne demek onu bile bilmeyen bir kadının hayatına son veriyorlar." Bileklerime yeniden elektrik verdiler, acıyla inledim. "Bu savaşı kazanmadan ölmek istemiyorum," dedim bu kez acıyla. "Ben babam gibi ölmek istemiyorum."