“....çok genel bir şekilde hayatın anlamını sormak da anlamsızdır. Anlayacağın, doğaçlama yapmaya mahkumuz. Bir senaryosu, hazırlandığı bir rolü ne yapacağını fısıldayan bir suflörü olmadan sahneye çıkarılmış tiyatro oyuncuları gibiyiz. Nasıl yaşayacağımıza kendimiz karar vermek zorundayız.”
Ne olduğumuzu anlamayı umamayız. Belki bir çiçek ya da böceği tam olarak anlayabiliriz, ama kendimizi asla. Bütün evreni anlamayı ise daha az umabiliriz.
Bak söylüyorum, gördüğümüz her şeyde tanrısal sırrın bir parçası saklıdır. Bir ayçiçeğinin ya da bir gelincikten parladığını görürüz onun. Ağaç dalından uçan bir kelebek -ya da akvaryumda yüzden bir balık- gördüğümüzde, bu derin sırra biraz daha yaklaşırız. Ama tanrıya en çok yaklaştığımız yer, kendi ruhumuzdur. Ancak orada yaşamın büyük sırrıyla birleşebiliriz. Hatta nadiren de olsa, kendimizi bu tanrısal sırla aynı hissettiğimiz anlar vardır.