Ölümsüzlüğün bir lütuf değil, insanlığın başına gelen en büyük ontolojik felaket olduğunu fısıldayan sarsıcı bir yeraltı distopyası... Yazar, bizi savaşların ve eşitsizliğin küllerinden doğan, bireysel farklılıkların silindiği “Mutlak Eşitlik Protokolü” ile tanıştırıyor. Başlangıçta açlığın, yoksulluğun ve çatışmaların olmadığı tek bir insanlık vaadi gibi sunulan bu kusursuz gelecek, sayfalar ilerledikçe anlıyoruz ki aslında insanlığın toplu mezarına dönüşmüş. Çünkü bu düzende insanlığın kaybettiği ilk şey kaos değil, ruhun ta kendisi.
Yazar, distopik atmosferi klişe bir totaliter baskı mekanizması üzerinden kurmuyor; o, çürümeyi insanın iç dünyasından, evlerin kapalı kapılarından ve Kapsül Kentlerin soğuk yalnızlığından başlatıyor. Kitabın kalbindeki en büyük kırılma noktası ise ölümsüzlük fikri. Ölümün ortadan kalktığı bir evrende, zaman akmayı bırakıp sünmeye başladığında, anın ve yaşamın değeri de sıfırlanıyor. Sonsuz yaşamın o devasa, esneyen boşluğunda insanlar tutkularını, meraklarını, heyecanlarını ve en önemlisi birbirlerine duydukları o ilkel, saf ihtiyacı yitiriyorlar. Aşka bile zamanın sonsuzluğu bulaşıyor ve o da yavaş yavaş çürüyen, tüketilen bir deneyime dönüşüyor. Nitekim metnin de haykırdığı gibi: “Ölümsüzlük, insanla insanın aşkını öldürdü.”
Tam da bu duygusal çölleşmenin tam ortasına, insan elinden çıkma kusursuz alternatifler dahil oluyor: “Sentetikler”. Et ve kemikten üretilmiş, tüm pürüzlerinden arındırılmış yapay insanlar... Yorulmayan, reddetmeyen, asla sıkılmayan ve tamamen kullanıcısının narsisizmine, egosuna göre şekillenebilen bu varlıklar, insan ilişkilerinin o yorucu, kırılgan karmaşasını ortadan kaldırıyor. Arzuların ideal, steril formuna dönüşüyorlar. Romanın en derin varoluşsal sancısı da burada başlıyor: İnsanlar artık ötekinin