Attığın her oltada, kırk katlı bir bohçayı açar gibi açarsın insanı. Tek tek açarsın katları, açtığın her katta bir daha yanar, her yandığında daha iyi anlarsın. Sonunda bir beyaz mendil geçer eline. O mendil insanın özü. İçinde başka bir şey barındırmayan, yekpare, başlı başına bir hazine. Onu bulduğunda daha ileriye gidemeyeceğini anlarsın. Oltana takılabilecek en büyük av, bir çeşit trofe.. O mendili bohçaların içine sakladığında kaybediyor insan, oysa bul bir kilitli iğne ve iliştir göğsüne. Sekseninde titreyen ellerin olsun ister, ister doksanında tutmayan bacakların ama o ilk yıllar göğsünde dalgalansın.
Kuşlar gibi özgür olmaktan bahsediyor insanlar. Her zaman öyle olamıyorsun. Bak bu gördüğün sakarmekeler, gölün sazlıklarında açtıkları gözlerini, yine bu gölün sularında kapatacaklar. Özgürlükleri suyun üstünden havalanmak, gölün bir ucundan diğerine süzülmek, insanların attığı ekmekleri ya da buldukları böceği yemek arasında gidip gelmek, kafalarını göle daldırıp çıkartmakla sınırlı.
Sizin nereden aklınıza geldi burada bir lokanta açmak. Yani pek iyi bir fikir değil gibi?
Hayalimdi. Hiç iyi bir fikrim ve iyi bir hayalim olmadı. Hepsi suya düştü. Bunu tam suya düşmek üzereyken yakaladım, bu kadar oldu.