Lacour Baba bu çukurda rahat edecekti. Toprağı tanıyor, toprak da onu tanıyordu. Çok iyi anlaşacaklardı. Toprak ona bu randevuyu vereli neredeyse altmış yıl olmuştu; ihtiyarın ilk kazma darbesiyle onu yardığı gün.
Şefkat artık burada bitmeliydi, toprak onu almalı ve saklamalıydı. Ne güzel bir istirahattı bu! Duyacağı tek ses ot saplarını ezen kuşların hafif ayakları olacaktı. Başının üstünde kimse yürümeyecek, rahatsız edilmeden yıllarca evinde kalacaktı. Bu günlük güneşlik bir ölüm, kırların dinginliğinde sonsuz bir uykuydu.
Şair... Çaresiz ve donakalmış... Hayatını şiire adamış, onca gazel yazmış, gazellerde bıkmadan ve usanmadan hep kara gözlü, kara kaşlı, kara saçlı, kara benli, servi boylu, gül yanaklı, yay kaşlı ve ok kirpikli bir güzeli anlatıp durmuş, ama onun bir yerlerde yaşamakta olduğunu hiç düşünmemişti. Yüzyılların içinden yüzlerce, binlerce şair tarafından damıtılarak bulunan bu müstesna güzelliğin, bu yalnızca şiirlerde rastlanan güzelin, bir perizad, bir huri, bir nigar kılığında karşısına çıkacağını nasıl bilebilirdi ki?