İyi ki bu topraklardan bir Tarık Akan geçmiş.
9/10
·198 syf.··
2026 620. kitabı
Tarık Akan denince benim aklıma yıllarca önce Yeşilçam’ın o yakışıklı, romantik filmlerinin vazgeçilmez oyuncusu gelirdi. Belki çoğumuz gibi ben de onu önce güler yüzüyle, karizmasıyla ve romantik komedilerdeki rolleriyle tanıdım ve sevdim. Bu yüzden hayatını anlattığı Anne Kafamda Bit Var kitabını okurken sadece bir oyuncuyu değil, bambaşka bir insanı tanıdığımı hissettim. Tarık Akan’ın beni en çok etkileyen tarafı, kariyerinin en rahat döneminde risk alabilmiş olması oldu. İsterse yıllarca aynı tarz filmleri çekebilir, büyük bir hayran kitlesiyle yoluna devam edebilir, kimseyi rahatsız etmeden konforlu bir hayat sürebilirdi. Ama o bunu seçmemiş. Romantik filmlerin yıldızı olmaktan çıkıp toplumsal sorunları anlatan, halkın yaşadığı sıkıntılara dikkat çeken filmlerde rol almayı tercih etmiş. Bu tercih ona sadece alkış değil, bedeller de getirmiş. Kitap boyunca yaşadığı tutuklanma sürecini, maruz kaldığı iftiraları, kırılan onurunu ve buna rağmen geri adım atmamasını okurken zaman zaman insanın içi sızlıyor. Özellikle toplum önünde tanınan bir insanın, hiç hak etmediği suçlamalarla karşı karşıya kalmasının nasıl bir yük olduğunu satırlarda hissetmek mümkün. Kitap bana Tarık Akan’ın sanat anlayışını da yeniden düşündürdü. Özellikle Yılmaz Güney’in filmi olan Yol‘da yer alması, sanatını sadece eğlendirmek için değil, yaşanan gerçekleri anlatmak için de kullandığını gösteriyor. Kitabı bitirdikten sonra ben de Yol filmini izledim. Açıkçası film içime işledi. Bazı sahneleri uzun süre aklımdan çıkmadı. O filmi izledikten sonra Tarık Akan’a duyduğum saygı bir kat daha arttı. Ama bu kez sadece başarılı bir oyuncu olduğu için değil; duruşu, cesareti ve sanatını bir şeyler söylemek için kullanabilen bir insan olduğu için. Anne Kafamda Bit Var, bir oyuncunun anılarından çok
Anne Kafamda Bit VarTarık Akan · Can Yayınları · 20177,1bin okunma
Tanpınar’a bunu neden yaptın Murat’cım :)))
7/10
·376 syf.·
2026 69. kitabı
Evet Murat’cığım, şimdi sana ne demeliyim bilemedim :))) Sen git edebiyatın duayeni Ahmet Hamdi Tanpınar’ı şekilden şekile sok, adama bin türlü eziyet çektir, sonra da gelip benden alkış bekle! Adam bugün yaşasaydı sana ne derdi, doğrusu çok merak ediyorum. Bu arada kitabını okurken Ahmet Hamdi Tanpınar’ın bütün fotoğraflarını inceledim. Dediğin gibi bayağı yakışıklı adammış. Sen o naif ruhlu, zarif parmaklı, zehir gibi çalışan zihne sahip adamı nelere bulaştırdın böyle? Adamı al, hiç olmayacak bir aşk üçgeninin içine sok; kafasını karıştır. Yetmezmiş gibi katil yap, hapse attır. “Bu da az oldu” deyip ölen Bahtiyar’ın ruhunu musallat et. Bitti mi? Yoo, kesinlikle bitmedi! Bu kadarla yetinmeyip eğitim seviyesi tavan yapmış dört asker komando ile boks dövüşüne çıkar. Adamın parmakları yazmak için yaratılmış be adam! :))) Senin nasıl bir hayal dünyan var böyle? Her neyse, bu benim seninle tanışma kitabımdı Murat’cığım. Ama mümkünse bir daha bir araya gelmeyelim lütfen. Hadi ben kaçar. Sevgiler :)
Tanpınar'a Huzur YokMurat Menteş · Everest Yayınları · 2026743 okunma
Reklam
8/10
·312 syf.··
2026 43. kitabı
·
9 saatte okudu
·
Okunma: 10 Haziran 2026 19:23
“Bu dünyadayım ve bu insanlarla iyi geçinmek zorundayım. O yüzden gülüyorum. Çünkü bir şeyler yapmak zorundayım, bir ses çıkarmak zorundayım, bağırmak, çığlık atmak, ağlamak, küfretmek, ulumak zorundayım; o yüzden gülüyorum. Bunlar duyguları boşaltmanın değişik yolları.” Chuck Palahniuk'tan okuduğum ilk kitaptı ve itiraf etmeliyim ki beni beklediğim kadar rahatsız etmedi. Hakkında yıllardır "sert", "rahatsız edici", hatta "mide bulandırıcı" bir yazar olduğu söylenir. Fakat ben okurken bunların hiçbirini yoğun bir şekilde hissetmedim. Muhtemelen bunun sebebi uzun zamandır yeraltı edebiyatıyla iç içe olmam. Yine de Palahniuk'un en büyük marifetinin okuru şoke etmekten çok, onu rahatsız edici gerçeklerle yüz yüze bırakmak olduğunu düşünüyorum. Gösteri Peygamberi, ilk bakışta şöhret, din ve medya üzerine kurulmuş kara mizahi bir hikâye gibi görünse de aslında modern insanın portresini çiziyor. Beğenilmek, izlenmek ve alkışlanmak uğruna her şeyini ortaya koyan insanın hikâyesi bu. Kapitalizmin yalnızca emeğimizi değil, kimliğimizi ve ruhumuzu da satın alabildiğini anlatan karanlık bir masal. Tender Branson, üyelerinin topluca intihar ettiği Creedish tarikatından geriye kalan son kişidir. Bu trajedi onu özgürleştirmek yerine medyanın eline teslim eder. Bir anda ekranların, reklamların ve pazarlama uzmanlarının şekillendirdiği bir ürüne dönüşür. İnsanlar onu bir kurtarıcı, bir peygamber, hatta neredeyse bir tanrı olarak görmeye başlar. Oysa ortada kutsal olan hiçbir şey yoktur. Sadece satılabilir bir hikâye ve onu tüketmeye hazır milyonlar vardır. Palahniuk burada yalnızca dinleri değil, modern dünyanın yeni dinlerini de hedef alıyor. Televizyon ekranlarını, şöhret kültürünü, tüketim çılgınlığını ve insanların ait olma ihtiyacını acımasızca masaya yatırıyor. Kitap boyunca
Gösteri PeygamberiChuck Palahniuk · Ayrıntı Yayınları · 20206,8bin okunma
“STEPANÇİKOVO KÖYÜ” ~ DOSTOYEVSKİ
8/10
·290 syf.··
Beğendi
·
2026 22. kitabı
·
4 günde okudu
·
Okunma: 08 Haziran 2026 14:00
Stepançikovo Köyü, Fyodor Dostoyevski’nin kurşuna dizilmek üzereyken, cezası sürgün ve zorunlu askerliğe çevrildiği dönemde 1859 yılında Sibirya’da kaleme aldığı eser. Dostoyevski’nin bilinen dev eserleri arasında alkış sırası kendisine pek gelmeyen bir romanı. Kronolojik olarak bakarsak, daha o kalın klasiklerin yazılmadığı, yıllar sonra yazacağı o başyapıtların habercisi diyebiliriz. Yazarın kendi tarzını anca oturtmaya başladığı zamanların kitabı. Daha sonra Dosto mektuplarında, bu kitabı isteksiz ve aslında borçlarını ödemek için mecbur kalarak yazdığını söyler. Yazar o yıllarda sansür korkusu yaşasa da, yine de eserlerinin alt metinlerinde gerçekçi yönünü yansıtmaktan geri durmamış. Ama öncelikle kısa kısa notlarımla Dostoyevski; *çocukluğunu ayyaş bir baba ve hasta bir anne arasında geçirmiş olmasaydı, *on altı yaşındayken annesini veremden kaybetmiş olmasaydı, *babasının ölüm haberini aldığında mutlu olabilecek derecede kin duymasaydı, *yirmi sekiz yaşında altı ay hapis yattıktan sonra tam idam edilecekken bir Rus çarı tarafından son anda affedilmeseydi, *annesi gibi veremli bir kadınla evlenip, onu da kaybetmemiş olsaydı, *kumar borçlarını ödeyebilme uğruna normal bir insanın bir haftada okuyacağı kitabı üç günde yazmak zorunda kalmasaydı, *epilepsi hastası olmayıp, her an bir sara krizi geçirme ihtimalinin sırtına yüklediği yükten doğan stresle yaşamak zorunda kalmasaydı, Ne o Dostoyevski olabilecekti, ne de o kitapları yazacaktı. Dostoyevski’yi olduğu kişi yapan şeyler, bence bu geçmişi ve yaşadıklarıdır.. Kitaba geçince; her şeyden önce kitabı almamda büyük etken bu köyü merak etmemdi. Zaten Slav kökenli diller de hep hoşuma gitmiştir. Yalnız ‘Stepançikovo’ belirli bir gerçek köyü temsil etmiyormuş (kurgusal), fakat Rusya’da ‘Stepanchikovo’ adlı birkaç yerleşim yeri
Stepançikovo KöyüFyodor Dostoyevski · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 20194,915 okunma
Gerçek cesaret, alkış beklemeden bedel ödemeyi göze almaktır.
10/10
·176 syf.·
2026 65. kitabı
Pál Sokağı Çocukları, çocukluğun üzerine yazılmış bir roman değil; çocukluk kılığına bürünmüş bir insanlık ağıtıdır. Ferenc Molnár, birkaç çocuğun oyununu anlatırken, aslında insanın dünyadaki yerini koruma çabasını anlatır. Bir avuç toprak için verilen mücadele, zamanla onur, sadakat ve varoluş üzerine sessiz bir destana dönüşür. Roman boyunca arsa, sıradan bir mekân olmaktan çıkar; hatıraların, düşlerin ve aidiyet duygusunun ete kemiğe bürünmüş hâline gelir. Çünkü insan bazen bir ülkeye değil, bir sokağa; bir bayrağa değil, çocukluğunun gölgesine bağlanır. Molnár'ın kalemi tam da bu noktada büyür: En küçük görünen şeylerin içinde en büyük hakikatleri saklar. Nemecsek ise edebiyatın en hüzünlü ışıklarından biridir. O, gücün değil erdemin kahramanıdır. Adı sürekli küçük harflerle yazılan bu çocuk, roman ilerledikçe herkesin üstüne çıkan ahlaki bir zirveye dönüşür. Onun sessizliği, bağıranların gürültüsünden daha derin; fedakârlığı, zafer naralarından daha kalıcıdır. Kitabın felsefi derinliği de burada gizlidir: İnsan gerçekten yaşadığı süre kadar mı vardır, yoksa uğruna kendinden vazgeçebildiği şeyler kadar mı? Molnár bu soruya cevap vermez; cevabı okuyucunun kalbine bırakır. Ancak roman bittiğinde insan şunu hisseder: Bazı hayatlar kısa sürmez, yalnızca erken tamamlanır. İnsan gerçekten kazandığı savaşlarla mı büyür, yoksa uğruna fedakârlık yaptığı değerlerle mi? Romanın en sarsıcı yanı da burada ortaya çıkar. Çünkü sonunda anlarız ki bazı zaferler, onları elde etmek için ödenen bedelin yanında anlamsız kalır. Pál Sokağı Çocukları'nı okurken bir çocukluk hikâyesi değil, masumiyetin yavaş yavaş dünyaya yenilişini okuruz. Ve son sayfa kapandığında geriye şu duygu kalır: İnsan büyüdükçe çocukluğunu kaybetmez; aslında onu koruyamadığını fark eder.
Pál Sokağı ÇocuklarıFerenc Molnar · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202536,2bin okunma
((Spoiler uyarısı!!))
Puan vermedi·517 syf.··
2026 21. kitabı
·
10 günde okudu
·
Okunma: 08 Haziran 2026 16:59
Kitabı bitirdiğimde göğsüme oturan  ağırlıgı anlatamam, bunu sadece o pasifigin derinliğini hissedenler anlar... ​Martin’in yaşadığı kaba, sefil dünyadan sıyrılıp sadece bir aşk uğruna, tırnaklarıyla kazıyarak tırmandığı zirveye tutunamamasını çok iyi anlıyorum. O ışıltılı dünyaya girebilmek, açlıktan ve sefaletten kurtulabilmek için verdiği insanüstü mücadeleyi, sonra gözünde büyüttüğü, adeta kutsadığı o insanların aslında koca birer hiç  olduğunu gördüğünde yaşadığı devasa hayal kırıklığını ve düştüğü zifiri boşluğu da içimde hissediyorum. Bir zamanlar delicesine sevdiği kadını,  reddetmesini de çok iyi anlıyorum.. Geç kalan hiçbir şeyin  kıymeti olmuyor çünkü.. Hatta onu o kadar iyi, o kadar içten anlıyorum ki, kendini bıraktığı o derin, karanlık suların, yaşamın sunduğu sahte ve içi boş parlaklıktan daha cazip gelmesini bile haklı buluyorum. Ama yine de  Ah Martin ah demekten kendimi alamıyorum. Benim için hikayenin koptuğu yer, İnsan açlıktan ölmek üzereyken uzatılmayan o bir dilim ekmeğin, zengin olduktan sonra önüne serilen ziyafet sofralarıyla telafi edilemeyeceğini anladığı o an. Çünkü  bir kez o soğuk açlığı tatmış, o amansız yalnızlıkla sınanmış, sonradan gelen hiçbir tokluk, hiçbir alkış ve hiçbir sevgi o ilk kırılmayı tamir etmeye yetmez. Geç kalan dünya, Martin'e hak ettiği değeri değil, sadece kendi suçluluk duygusunu bastıracak sahte bir ihtişam sundu. Ve Martin, haklı olarak, bu geç kalmış dünyayı elinin tersiyle itti. Jack London, kalemini ve üslubunu her zaman çok severek okuduğum bi yazar. Fakat bu romanda beni en çok sarsan, yazarın kendi yaşanmışlıklarının satır aralarından sızıp romana sinen gerçeklik duygusu oldu. Sayfalar boyunca Martin’le yan yana yürüdüğüm o yolu çok sevdim. Onunla gurur duydum, onunla aç kaldım, onunla yazdım. Yol
Martin EdenJack London · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 2025135,1bin okunma
Reklam
Reklam