Sufilerin vaaz ettikleri İslam Kuranı Kerim’in İslamı değildir ! Kutsal kitapta gerçekten yazılı olanları okursanız Allahın kelamının ne olduğunu anlarsınız. Aracıların onları kendi işlerine geldiği gibi yorumlamalarına göz yummayın ..
Kuranı Kerim’de Allahutaala, hırsızlık yapanlar hakkında ne diyor ? Onları bağışlamamızı mı söylüyor? Hayır ! Onların elllerinin kesilmesini emrediyor ! Zina işleyenler hakkında Allah , sünnet aracılığıyla ne söylüyor ? Bağışlanmaları gerektiğini mi ? Hayır ! Ölünceye dek taşlanmalarını buyuyor ! Kuranı Kerim , putperestler için ne buyuruyor ? Bağışlansınlar mı diyor ? Hayır ! Onları pusuya düşürüp öldürmemizi emrediyor ! Kuranı Kerim bir bütün olarak okunmalıdır , şeriata bir bütün olarak uyulmalıdır . Anlıyor musun???
Süleyman b.Yesar ve arkadaşı Ebva denen yerde konaklarlar. Arkadaşı çarşıdan bir şeyler almak için bulundukları yerden ayrılır. Süleyman çadırda tek başınadır. O sırada başka bir çadırdan Süleyman'ı gözetleyen bir bedevî kadını, onun cazibesine dayanamayarak çadıra yaklaşır. Peçeli ve örtülü olan kadın gelir, Süleyman'ın önünde durur.
"Bana yaklaşır mısın?" deyince, Süleyman onun yemek istediğini sanır.
Sofradan arta kalan bir parça yiyeceğini ona vermek için ayağa kalkar. Ama kadın;
"Hayır, senden bunu istemiyorum. Bir erkeğin ailesine verebileceği şeyi istiyorum" der. "Seni bana şeytan gönderdi!" diye bağıran Süleyman, başını kolları arasına alıp hüngür hüngür ağlamaya başlar. Onun bu umulmayan halini gören kadın peçesini yüzüne örter ve pişmanlık dolu adımlarla gerisingeri çadırına döner.
Biraz sonra Süleyman'ın yol arkadaşı, elinde azık olarak satın aldığı şeylerle çadıra döner. Onun ağlamaktan şişmiş gözlerini görünce;
"Ne oldu? Niçin ağlıyorsun?" diye sorar.
Süleyman, olayı arkadaşına anlatır. Bu sefer arkadaşı ağlamaya başlar.
Süleyman; "Seni ağlatan nedir?" diye sorar. Arkadaşı;
“Benim daha çok ağlamam gerek"der. Süleyman;
"Niçin?" diye sorduğunda, arkadaşı;
"Çünkü ben senin yerinde olsaydım, korkarım bu işe sabredemezdim" der.
Daha sonra Süleyman Mekke'ye gelir. Rüyasında Hz.Yusuf (a.s) onu övmüştür.
Varyozu atıp kıbleye karşı diz üstü çöktüm. Allah'a şükrettim. Sonra başımı eğip suya yüzümü tuttum. Buz gibiydi.
Küçük, duru, sevimli, bir cılga su. Zorlansa övendire kalınlığına varacak.
Bir zaman öyle kalmışım, gözyaşlarım suya karışıvermiş. Ardından abdest alıp iki rekât namaz kıldım. Cenab-ı Hak içimdeki düğümü çözmüş, ufkumu açmıştı işte.
Bundan gerisi kolay.
“Fıkhın hükmü geneldir (umumi bir nitelik taşır). Çünkü fıkhın gayesi, dinin zahiri kurallarını/şeriatı ikame etmek, onun nişanelerini yüceltmek ve Allah'ın kelamını açığa çıkarmaktır.
Tasavvufun hükmü ise özele hastır (hususi bir nitelik taşır). Çünkü tasavvuf, bunun ötesinde hiçbir şey aramaksızın, kul ile Rabbi arasındaki kalbi ve batıni muameleden ibarettir.
İşte bu sebepledir ki:
Fakihin (fıkıh aliminin) sufiyi eleştirmesi haklı ve geçerlidir; ancak sufinin fakihi eleştirmesi geçerli değildir. Hem hükümler (zahiri meseleler) hem de hakikatler (batıni meseleler) hususunda tasavvuftan fıkha dönmek zorunludur. Ancak bu dönüş, tasavvufu tamamen dışlayıp terk ederek olmamalıdır.
Fıkıh ile yetinmek geçerli sayılabilirken, tasavvuf fıkıh olmadan tek başına asla yeterli olmaz; bilakis fıkıh olmadan tasavvuf sahih de değildir.
Tasavvuftan fıkha yönelmek ancak yine fıkhın ölçüleriyle mümkündür. Fıkıh, tasavvuftan mertebece daha üstün olmasa bile, dinin selameti ve genel maslahatın (toplum yararının) korunması açısından daha güvenli ve daha kapsamlıdır.”