Dostoyevski'nin Sibirya sürgününde edindiği tecrübelerini ve izlenimlerini aktardığı Ölüler Evinden Anılar kitabında okuyucu kendini doğrudan doğruya sürgün ve mahpus hayatının içinde buluyor. Kitaba başlanıldığı anda Dostoyevski, sürgün yeri olarak görülen Sibirya'nın yapısından, orayı ve oradaki sivil yaşamı methederek adeta sürgün yaşamıyla barışık olduğunu kanıtlamaya çalışır bir şekilde bahsediyor. Sonraki sayfalarda karakterin anıları ile beraber okuyucu da mahpus hayatını keşfediyor.
Halkın suçlulara olan bakış açısını kendi de benimseyen Dostoyevski, tüm Rusya'da (eskiden Türkiye'de de görüldüğü gibi) cinayetin felaket, suçlunun ise zavallı olarak görüldüğünü vurguluyor. Hatta o denli kaderci bir yaklaşımla bu durumu ele alıyor ki mahpusların işledikleri suçları, yazgılarında öyle yazdığı için işlediklerini ve bütün bunların iradeleri dışında gerçekleştiğini belirtiyor, ülkemizde bu durum "kader mahkumu" olarak tanımlanıyor. Mahpushane içinde uzun yıllar boyu orada kalacak olan kader mahkumları, artık sivil hayattan tamamen kopuk oldukları için yaşamaktan da -her ne kadar tutunmaya çalışsalar da- uzak kalıyorlar. Bu yüzden hapishanenin içi yaşıyormuş gibi görünen, nefes alıp veren ölülerle dolu, koğuşlar odaları, hapishanede kaderlerinin mağdur ve mahkum ettiği bu insanların evi. Dostoyevski, suçluları kitap boyu, hangi suçu işlemiş olursa olsunlar belki de sırf ölü gibi yaşadıklarının farkında olmadan hayata hevesle tutunmak için çabalamalarından ötürü yaramaz, masum çocuklarmış gibi görüyor ve onları nizam içinde tutmanın tek yolunun onlara gerçekten iyi davranmak ve saygılarını kazanmak olduğunu söylüyor. Çeşitli işlerde çalıştırılan mahkumlara bu işlerin kayda değer gelmediğini, eğer onlara gerçek manada çalıştıklarının ve ilerleme kaydettiklerinin