Kitap, Tolstoy’un kendi ifadesiyle, "Sıradan bir adamın, sıradan ölümünün kendi gözünden tasviridir."
Düşünce akışı şeklinde ilerleyen hikâyeyi, akışını bozmamak için bir solukta okudum. Kitap boyunca sade bir anlatım içinde, son derece çarpıcı düşünceler olağan bir biçimde dile getiriliyor. Tolstoy, insan ruhunu çırılçıplak görüp analiz edebilme dehasını bu kitapta da açıkça konuşturmuş, hatta adeta şarkı söyletip dans ettirmiş.
Hikâye oldukça hareketsiz; ana karakter İvan İlyiç ise son nefesine kadar "olması gerektiği gibi" bir adam. Kitabı bu kadar değerli kılan, her sayfasının sarsıcı tespitlerle dolu olması.
Mesela, İvan İlyiç’in ölüm haberinin meslektaşları arasında mevki kapma hesaplarına yol açması, hatta ölenin kendileri olmamasından dolayı duydukları sevinç. Bu durum, başkasının ölümü deneyimini çirkin ama gerçek yüzüyle yansıtıyor.
Yine, öğrenciyken yanlış bulduğu davranışların, özendiği insanlar tarafından normal karşılandığını fark ederek bu davranışları kendisinin de normalleştirmesi, vicdanın özgürlüğünü kaybettiği anın yerinde bir tespiti.
Ya da mevkide yükselince, görevinin en çekici yanının, sahip olduğu gücü istediği zaman istediği kadar yumuşatabilmek olduğunu fark etmesi. Bu da kibir tohumlarının atıldığı anı çok iyi gösteriyor.
Doktorunun kendisine yaklaşımıyla, kendisinin mahkemede yargılananlara yaklaşımının birebir aynı olduğunu fark etmesi ise hayatını sorgulamaya başlamasının ilk adımıydı.
Hasta yatağında ona en çok acı veren şeyin, kimsenin ona onun istediği gibi acımaması olması da, dışarıya yansıttığı izlenimle iç ihtiyaçları arasındaki uçurumu yüzüne çarpan çok net bir ifadeydi.
Tolstoy, göstermelik bir hayat sürerken sahte ve yüzeysel ilişkiler içinde, konformist bir mutlulukla yaşadığını sanan bir adamın; sağlığını kaybedince