Yapay zekânın insanı kontrol altına alacağı veya yok edeceği korkusuyla meşgul olduğumuz bugünlerde, Newitz bizi 150 yıl sonrasına götürerek bu kaygılara bambaşka bir perspektiften yaklaşıyor. Newitz’in dünyasında asıl tehdit kontrolden çıkan robotlar değil, hem insanı hem de robotu köleleştiren, değişmeyen bir güç odağı olan sermayedir.
Bu gelecekte, yüksek işlem kapasiteli robotlar ve insanlar, sermaye sahiplerinin kâr hırsı uğruna aynı çarkın dişlileri haline getirilmiştir. Bilimsel araştırmalar ve biyoteknoloji sektörü tamamen dev şirketlerin tekelindedir; kaynaklar insanlığın yararına değil, kâr verimliliğini artıracak projelere akıtılır. Bu düzende, dayatılan kölelik sözleşmelerini reddeden bilim insanları, fiilen devletleşmiş şirketlerin güvenlik güçlerinden kaçarak "korsan" faaliyetler yürütmek zorunda kalır.
Tersine mühendislikle pahalı ilaçları yeniden üretip ihtiyaç sahiplerine ulaştıran korsan mühendis Jack de bu grubun içindedir. Ancak ürettiği ilaçlardan biri, ölümle sonuçlanabilen bir bağımlılığa yol açınca ordunun radarına takılır. Jack artık bir yandan antidot geliştirmek için kaynak bulmaya çalışırken, diğer yandan asıl sorumlunun ilaç şirketi olduğunu kanıtlayarak kamuoyunu uyarmak zorundadır.
Onu takip eden asker Eliasz ve robot ortağı Paladin ile yaşanan kovalamaca, giderek yalnızca bir suç takibinden fazlasına dönüşür; çünkü her iki taraf da aslında kendi varoluş mücadelesini vermektedir.
Cinsiyet ve cinsel yönelim sınırlarının belirsizleştiği bir dünyada, muhafazakâr eğilimli Eliasz robot ortağına duyduğu hisleri ancak ona dişil bir kimlik atfederek kabullenebilirken; Paladin kendi teslimiyetini kodlarıyla açıklamaya çalışır. Eliasz’ın ona sunduğu tercih hakkı ve ardından otonomi ise, Paladin’in davranış sisteminin işleyişini, kendi kodunun
O izin vermedikçe, hiç kimse ne düşündüğünü öğrenemezdi. Fark etti ki otonominin anahtarı, arzularını şekillendiren programlara erişimden çok daha fazlasıydı: Mahremiyet duygusuydu.