Gelişmiş bir medeniyet ilkel bir toplumla temas ederse en kötü ne olabilir?
Sünbül gezegeninden kalkan bir ticari uzay gemisi, bir hata sonucu Yaft gezegenine iniş yapar. Mürettebat kısa sürede geri dönüş umutlarının tükendiğini anlar. Gelişimini tamamlamamış bir gezegenin iç işlerine karışmak yasaktır; bu yüzden Yaftlılarla birlikte yaşamanın bir yolunu bulmaları gerekir.
Bundan sonrasında "Yeterince gelişmiş bir teknoloji, sihirden ayırt edilemez" sözünün gerçekleştiğini görmemiz şaşırtıcı olmaz. Mürettebat, bu ilkel toplumunun doğal gelişimine müdahale etmekten imtina etse de, varlıkları bile başlı başına bir tür bilgidir. Her anlamlandırılamayan bilgi gibi bu da ilahi güçlere bağlanır. Her ilahi güç gibi bu da o gücü kontrol eden grupları doğurur. Her kontrol mekanizması gibi bu da kendi isyancısını üretir.
Ancak Yaft'ta bu akışın dinamikleri oldukça sıradışıdır. Mürettebatın yerlilere izahtan kaçınması, zamanla halkın onları tanrılaştırmasına, gördüklerini mitleştirmesine ve bunun üzerine katı bir sistem kurmasına yol açar. Anlamsız ritüeller ve sorgulanmayan kurallar sonucunda kavgasız, duygusuz ve hafızasız bir insanlık ortaya çıkar. Sistem otonomlaşır, kontrol sahipleri bile onun kölesi haline gelir. Hissedebilen, sorgulayabilen, merak eden azınlıklar ise sistem tarafından öğütülür.
Kitabı kör itaat veya mit eleştirisi olarak okumak da mümkün, ancak asıl eleştiri belirli bir inanca değil o inancın üretim mekaniğine, yani buradaki şekliyle tarihin çarpıtılmasına, yöneltilmiştir.
Kitapta gelişmişliğin temel şartının, ne teknoloji ne sosyal yapı, ama idrak kabiliyeti olması dikkat çekicidir. Bu kabiliyet gelişime açıktır ancak herkes için aynı ölçüde erişilebilir değildir. Kitap boyunca ezberin idrak üzerindeki tahakkümünü, idrakin ezber içinde var olma
İnsanlar istedikleri, karınları acıktığı için yemek yemezlerdi; insanlar Dokuz Tanrılar öyle buyurmuş olduğu için yemek yerdi. İnsanlar kendileri için iyi veya kötünün ne olduğunu bilmezlerdi. Kendileri bir karar vermeye kalksa Ölmeyen onları kandırır, yanlış şey yaptırırdı. Bunu herkes bilirdi.
Rosa, hayatın gözünün içine bakan ve neşeyle üzerine yürüyen bir kadındır. Hiç gerçekleşmeyeceğini bildiği naif hayalleri onun gerçekliğidir. Ama hayallerinde de uzun süre tutunamaz; tutunamadığı ne varsa, memede çocuğu olsa bırakır gider, aforoz edilir, düşünmez. Sahip çıkabildiği tek şey özgürlüğüdür.
Rosa, kadınlığının dört mevsiminde de, ne cüretinden geçer ne cehaletinden. O bir prensestir, ama ne babası kraldır ne de kocası -hiçbir kocası- prens. Yine de tüm prenseslerden daha prensestir; hiçbirinin olmadığı kadar asil, inatçı ve sefil.
Tante Rosa, bir kadını en yüzeysel düşleri ve en derinlikli görmezden gelmeleriyle anlatır. Her kadın biraz Rosa değildir ama Rosa'nın kadınlığı çok gerçektir. O, savaş içinde büyümüş olmasaydı, at cambazı olmak istemeseydi, rahibe okuluna gönderilmeseydi, hatta hiç Sizlerle Başbaşa okumamış olsaydı bile Rosa olmanın bir yolunu yine bulurdu.
Kitap Rosa'yı derinlikli incelemez, hayatından seçtiği kısa anekdotlarla bir tipoloji kurar daha çok. Okura karakterle bağ kurma imkanı vermese de tuhaf bir şekilde akılda kalıcıdır Rosa. O, hayatını bitmek bilmeyen hatalar üzerine inşa eder; yanlıştan korkmaz, denemekten çekinmez ve doğruya kayıtsızdır. Ama hayat onundur ve iştahla yaşamıştır. Bu yüzden onu yargılama haddini de vermez okura.
Metnin üslubu dikkat çekicidir. Sade, hızlı, ritmik ve parçalı ifadelerin bir araya gelmesi, dans pistinde hızla yanıp sönen ışıkların o tuhaf etkisini yaratır; karanlığın hareketi kesmediği, aksine ışığı daha görünür kıldığı o etki. Rosa’nın hayatı da bu kırık sahneler içinde ilerler; her biri küçük bir parıltı gibi yanar ve sönerken geride bir karakter bırakır.
Tante Rosa bana en çok, giydiği hiçbir kadınlık rolüne sığmayan ama tüm cesareti ve cehaletiyle kadınlığında inat eden dirayeti gösterdi.