Alara Sezer

Geçen zaman , Allah’tan yalvararak dilediğim gibi , hatırlarımı zayıflatmıyor , çektiğim acıyı daha dayanılır kılmıyordu. Her güne ertesi günün daha iyi olacağını , onu birazcık olsun unutmuş olacağımı umarak başlıyor , ama ertesi gün karnımdaki ağrının hiç değişmediğini , acımın sürekli yanan kuvvetli bir kara lamba gibi içimi karartmaya devam ettiğini hissediyordum. Onu birazcık daha az düşünebilmeyi , zamanla onu unutabildiğimi başardığıma inanabilmeyi ne çok isterdim! Onu düşünemediğim dakika artık çok azdı , daha doğrusu hiç yoktu. Belki bazı geçici anlar vardı , o kadar. Bu “mutlu” anlar da çok kısa sürüyor , bir-iki saniyelik bir unutma süresinden sonra , kara lamba tıpkı bir apartmanın kendiliğinden sönen otomatiği gibi kendiliğinden yanıp karnımı , genzimi, ciğerimi zehirliyor , nefes alış verişlerimi bozuyor , varolmayı sürekli gayret gerektiren bir zorluğa çeviriyordu.
“Kötü bir anıyı unutmanın en iyi yolu güzel bir tanesiyle değişmektir.”
Küçük çocuklar, annelerinin öptüğü yaraların iyileşeceğine nasıl inanırlarsa , birbirlerine aşık insanlar da küçük bir öpücüğün bulutları yok etme gücüne inanırlar. Ve her şey inanmakla başlar.
“Edebiyatın gücü de buradan geliyor diye düşündüm. Tolstoy da kitap yazdı , Adolf Hitler de. Sorun yazı da değil , kimin ne amaçla yazdığında. Tanrı bile kendini yazıyla anlatıyor. İyi ama yazının icadından önce Tanrı yok muydu?”
Hayatımın en mutlu anıymış , bilmiyordum. Bilseydim , bu mutluluğu koruyabilir , her şey bambaşka gelişebilir miydi? Evet , bunu hayatımın en mutlu anı olduğunu anlayabilseydim , asla kaçırmazdım o mutluluğu. Derin bir huzurla her yerimi saran o harika altın an belki birkaç saniye sürmüştü ama mutluluk bana saatlerce , yıllarca gibi gelmişti.
İnsan kendini kaçak hissettikten sonra hiç bir yerde özgür değildir, içeride ya da dışarıda olmuş hiç fark etmez.