Kökü kuruyan bir ağacın tepesine en iyi cins meyve aşılasanız da, o ağaç can suyunu toprağın derinindeki o kadim hafızadan almadıkça vereceği meyve ya kekremsi olur ya da sadece bir görüntüden ibaret kalır. "Altı kaval üstü şeşhane" teşbihi ile mühürlenecek bu durumu, bir hikâye kurgusuyla somutlaştıralım.
Aşı Tutmayan Bahçe
Bir zamanlar, bereketli toprakların bittiği, dağ rüzgarlarının sert estiği bir sınır kasabasında "Eski Bahçıvan" derler bir adam yaşarmış. Bahçıvan’ın bahçesi, sadece meyve değil, huzur ve hakikat verirmiş. Çünkü o, her ağacın dilinden anlar, toprağın rızasını almadan tek bir fidan dikmezmiş.
Günün birinde kasabaya, cebinde gıcır gıcır sertifikaları, elinde cetvelleri ve "modern tarım" kitaplarıyla genç bir mühendis gelmiş. Mühendis, bahçıvanın asırlık armut ağaçlarına bakıp dudak bükmüş: "Baba," demiş, "Bu ağaçlar çok yavaş büyüyor. Gövdeleri eğri büğrü, meyveleri de öyle tek tip değil. Gel bunları sökelim, yerlerine laboratuvarda genetiğiyle oynanmış, her mevsim ürün veren, standardı belli 'android' fidanlar dikelim."
Eski Bahçıvan gülümsemiş: "Evlat, bu ağaçlar bu toprağın altındaki damarlarla akrabadır. Dışarıdan getirdiğin o parıltılı fidanlar buranın kahrını çekemez. Onlar sadece bilgiyle üretilmiş, ilmi yok, ruhu yok."
Mühendis dinlememiş. Gece vakti işçilerini toplamış, asırlık kökleri söktürüp yerine dağdan topladığı yabanıl ahlatları dikmiş. Üstlerine de en pahalı, en "ithal" kalemlerden aşılar yapmış. "Bak," demiş, "Şimdi göreceksin asıl armudu!"
Aradan mevsimler geçmiş. Ağaçlar boy vermiş ama bir tuhaflık varmış. Yaprakları plastik gibi parlıyor, rüzgarda hışırdamıyor, kuşlar dallarına yuva yapmıyormuş. Meyve verme zamanı geldiğinde ise manzara ibretlikmiş: Dışarıdan bakınca en kaliteli "Paşa Armudu"na benzeyen meyveler,