_"Alaz dinle.."
_"Altuğ, adım Altuğ!"
_"Ee, nolmuş yani? Anladık, adın Altuğ. Ben de zaten Juliet olup sana 'inkar et babanı, değiştirsin adını,' demiyorum farkındaysan."
Sayının editörü Seda Altuğ meslektaşımız takdim yazısında Türkiye'nin Ortadoğu çalışmalarında geldiği bir arpa boyu yere işaret ederken şu tesbitleri yapıyor:
"(...) Türkiye'de Ortadoğu'ya ilişkin akademik veya yarı akademik bilgi üretiminin bilhassa 2011 Arap Ayaklanmaları ve Suriye Savaşı'na kadar oldukça sınırlı kaldığını iddia edebiliriz. Uluslararası bir alaşım muamelesi gören bölgeye genellikle uluslararası ilişkiler disiplini içerisinden ilgi gösterildi. Ortadoğu'ya ilişkin yaygın ilgisizlik bir tarafa bırakıldığında, Türkiye'de Ortadoğu hakkında kaleme alınmış çeşitli eserlerde analitik inceleme kaygısının çoğu zaman politik ve ideolojik lenslerin gölgesinde kaldığı da açıktır. Bu durumun en temel sebebinin Ortadoğu olarak adlandırılan siyasi, dinî, iktisadi, kültürel ve sembolik coğrafyaya izafeten Türkiye'nin nerede konumlandırıldığı sorusu olduğu söylenebilir. Ortadoğu, Batılı oryantalistler ve Türkiyeli muadilleri nezdinde çoğunlukla Araplık, Farslık ve İslâm ile özdeşleştirilerek kendi toplumsallıklarından ve coğrafyalarından farklılaştırıldı. Bölge, arkaik, Türkiye'ye ve Türklüğe uzak ve/veya yabancı bir alan olarak kodlandı. Ulus-devlet sınır ve dış politikalarının yanı sıra 1928'de Latin harflerinin kabulüyle Arap, Fars ve İslâm kültür, siyaset ve kamusal tartışmalarından kopuşun daha da derinleştiği Türkiye'de bu bilişsel ve kültürel kopuş kaçınılmaz olarak sosyal ve beşerî bilim disiplinlerinde de yansımasını buldu. Sekülarist, milliyetçi ve Oryantalist olarak özetlenebilecek bu bakışa göre ‘Ortadoğu', Türkiye toplum, kültür ve siyaset analizlerinde teorik bir ilham kaynağı veya karşılaştırma vakası olarak incelenemezdi. Hatta kimi zaman Türkiye modernleşmesi ve siyasetinin antitezi olarak görüldü” (s. 4)