Hikaye, 17 yy.'ın ikinci yarısında, 56 topu, çift güvertesi ve 247 mürettebatıyla, Osmanlı'nın denizlerdeki hakimiyetini muhkem kılmaya hizmet eden bir kalyonda geçiyor. Kullanılan dil, mekan ve zamana olabildiğince uygun. Yani, her İhsan Oktay Anar kitabında olduğu gibi yine eski türkçe ifadeler ve bu hikaye özelinde de denizcilik terimleri (hisa etmek, salya etmek, istinga vb) romanda okuru çok sıkmayacak şekilde aralara serpiştirilmiş durumda ki zaten yazarın kitaplarını nevi şahsına münhasır kılan yegane ayırt edici özellik bu olmakla birlikte, okumadan alınan zevki kamçılayan bir tarafı da var.
Savaş gemisinin mürettebatındaki bazı kişilere ilaveten hikayenin ana karakterleri dinler tarihindeki bir takım semboller üzerine kurulu. Karakterlerin isimleri açık bir ipucu olsa da kimin kim olduğu romandaki diyaloglar ve metaforlarda gizli. Bu karakterlerin kalyonda farklı görevlerde yer alması okuru yanıltmamalı. Onlar denizci donuna bürünmüş ama bilindik figürler. Kitabın henüz başlarındaki, Diyavol paşanın kaptan kamarasının anlatıldığı bölümde geçen tavus kuşu desenli kilimi bile keskin bir bakışa sahip olan okurlara çok şey anlatabilir. Kullandığı sembolizm bakımından kitabı, aynı yazarın Yedinci Gün'üne benzetebiliriz.
Romanın üstteki dokusu, biçemi ve karakterlerinden sonra illa ki izleğinden de bahsetmek gerekir ki bu belki en değerli kısım. İhsan Oktay Anar'ın çoğu kitabında ana temaya hizmet eden bölümleri yeri geldikçe satıraralarında açık bir şekilde okursunuz ve ancak noktaları birleştirdiğinizde romanın, ayakları yere basan bir fikre, kendini er ya da geç getirdiğini bilirsiniz. Mantık hatası yok denecek kadar azdır. Varsa da yazar bunları ustalıkla kapatmasını bilir. Muğlaklık, bazı bazı çelişki, yer yer de peşi sıra tezat ifadeler yazarın okura sunduğu