Amerika'yla el sıkış, tarafsız olun manşeti Var çetin bi' savaş burada, yeter ulan, bi' fark edin şu hali Darp edip gelen NATO'yla savaş laneti Korkma, elbet yıkılmı'cak müslümanın mabedi Orta Doğu'da vahşet, toprak altı toplu mezarlar Yapmadığınız şey kalmadı sussun diye ezanlar Ebu Cehil ordusunda nöbet tutan Sezar'lar Fizan'dan gelen bu ses diriltir atamı mezardan Neden savaş yanlısı hep tuttuğunuz taraflar? Playboy'a poz vermekse anladığınız sanattan "Barış Bildirgesi" dediğin olmamalı bi' paragraf Ki Pentagon'da verilmiyor özgürlüğüne anahtar İsrail'e saygı duruşu fikriniz de ortak akım Diliyorum ki bütün makam araçlarınız yolda kalır "Nedir sorun?" sorma, takıl; format atın, o noksan akıl Düzelemeyiz var oldukça siktiğimin pop sanatı.
Soru-yorum
Antik dünyaya ait buluntular Avrupa ve Amerika müzelerine yerleştirildi. Bunun, bazılarının iddia ettiği gibi, aksi takdirde kaybolacak olan materyalleri koruma eylemi mi yoksa başkalarının iddia ettiği gibi ulusal hazinelerin yağmalanması mı olduğu, bugün tartışma konusu olmaya devam ediyor. Sizin bu konuda düşünceniz nedir?
Alıntı
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Küresel Güç Siyasetinde "Kasıtlı Çözümsüzlük" ve Güvenlik Paradoksu: Böl-Yönet Mirasından Bölgesel Kırılmalara Uluslararası siyasetin tarihsel akışı incelendiğinde, coğrafi sınırların ve egemenlik alanlarının belirlenmesinde küresel güçlerin bıraktığı yapısal mirasın, bugünkü jeopolitik krizlerin temel yakıtı olduğu görülmektedir. Emperyalist vizyonun bir sonucu olan ve siyaset biliminde emperyal miras olarak tanımlanan bu durum, sömürgeci güçlerin bir bölgeden fiziki olarak çekilirken arkalarında kalıcı barış hatları yerine pimi çekilmiş el bombalarını andıran kronik sorunlar bırakması esasına dayanır. Kasıtlı çözümsüzlük olarak nitelendirilebilecek bu strateji; egemenlik çatışmalarını körüklemek, yeni kurulan yapıları eski hamilerine bağımlı kılmak ve bölgesel bir süper gücün doğuşunu engellemek amacıyla yüzyıllardır sistematik bir biçimde uygulanmaktadır. Fiziksel varlığını sonlandıran sömürgeci irade, ardında bıraktığı istikrarsızlık alanları sayesinde bölgenin geleceğine ipotek koymaya devam etmekte, krizlerin kendisini sistemin devamlılığını sağlayan birer yakıta dönüştürmektedir. Bu sistematik mirasın en somut ve kanayan örnekleri, Güney Asya’dan Uzak Doğu’ya kadar uzanan geniş bir coğrafyada bugün bile sıcak çatışma potansiyelini korumaktadır. İngiltere’nin bin dokuz yüz kırk yedi yılında Hindistan alt kıtasından çekilirken apar topar çizdiği sınırlar, nüfusunun büyük çoğunluğu Müslüman olan ancak yöneticisi Hindu olan Keşmir bölgesini tam bir belirsizliğe mahkûm etmiştir. İngiliz sömürge aklının arkasında net bir hukuki statü bırakmadan çekilmesi, iki komşu ülkeyi nükleer silahların gölgesinde üç büyük savaşa sürüklemiş ve Keşmir’i kalıcı bir istikrarsızlık merkezine dönüştürmüştür. Benzer bir sınır mühendisliği, bin sekiz yüz doksan üç yılında çizilen
Tarih
Popülizmin Çatlakları: Küresel Kriz Kıskacında Şirket Devlet Mantığı ve Amerikan Sağının İdeolojik Dönüşümü Modern küresel siyaset, uzun süredir kitleleri peşinden sürükleyen hamasi söylemler ile arka kapılarda yürütülen soğuk ekonomik rasyonalite arasındaki en keskin yırtılmayı yaşamaktadır. Bu yarılmanın merkezinde, Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Donald Trump’ın iç piyasaya yönelik saldırgan popülizmi, yaklaşan ara seçimlerin yarattığı koltuk korkusu ve Silikon Vadisi sermayesinin devlet aygıtını içeriden dönüştürme arzusu yer almaktadır. Bir tarafta kitleleri manipüle eden bir emlakçı refleksi, diğer tarafta ise toplumsal sözleşmeyi tamamen yırtıp atmayı hedefleyen teknokratik bir akıl bulunmaktadır. Sahada darmadağın olan küresel realitenin retorikle kurtarılmaya çalışıldığı bu süreç, müttefiklik ilişkilerinin sıfırlandığı ve diplomatik kurbanların seçildiği yeni bir hayatta kalma tüneline işaret etmektedir. Bu sıkışmışlığın ilk ve en gürültülü yansıması, uluslararası ittifakların zemininde kendisini göstermektedir. Trump’ın İtalya Başbakanı Giorgia Meloni’yi hedef alan ve bir fotoğraf talebi üzerinden şekillenen hırçın polemiği, sıradan bir liderler atışması değildir. Bu kavga, Avrupa sağının küresel sistem içindeki konumu ile müttefikleri maliyet odaklı gören Amerikan izolasyonizmi arasındaki derin jeopolitik çatlağı ele vermektedir. Meloni, Avrupa’da milliyetçi bir çizgiyi temsil etmesine rağmen, geleneksel ittifak yapısına sadık kalarak müttefikleri satan bu pervasız çizgiye direnmektedir. Trump ise bu kurumsal direnişi kişiselleştirerek müttefiklerini birer ortak değil, fotoğraf dilenen asalaklar olarak kurgulamaktadır. Bu üstenci dil karşısında İtalya Dışişleri Bakanının resmi ziyaretini iptal etmesi, Avrupa’nın artık bu şantajcı üsluba karşı açıkça
Siyaset
Asya'nın, Afrika'nın, Latin Amerika'nın mazlum halkları eğer Mustafa Kemal'inkine benzer bir yol haritası izlemiş olsalardı emperyalizm bundan ne zarar görürdü?... Bu nedenle emperyalistler Türkiye'deki düzeni diğer azgelişmiş ülkelere örnek göstermekten medet umuyor, Mustafa Kamal Hareketi ilerici bir hareket olarak gösterilmek isteniyordu... böylece "ilerici" görüntü veren bir cila altında sömürgeciliğin yeni bir biçimi sergileniyordu. Daha sonraları buna neo-colonialisme (yeni sömürgecilik) denilecekti... Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, s:97 Düşünün Çinliler, Afrikalılar, Brezilyalılar INKILAP diye bir hareket başlatsalar ve kendi ülkelerindeki Kendi okulları kapatıp Batılı eğitim veren okullar açsalar Kendi dillerini yasaklayıp İngilizcenin önünü açsalar Kendi müziklerini yasaklayıp Batılı müziğe geçseler Kendi alfabelerini yasaklayıp LATİN alfabesine geçseler Kendi kıyafetlerini yasaklayıp Batılı kıyafete geçseler Kendi 1000 yıllık DİNLERİNİN önünü tıkayıp çocuklara Tanrısız bir POZİTİVZM dini dayatsalardı, bu Sömürgecilerin işine mi gelirdi yoksa zorlarına mi giderdi? Ahmet Hakan Çakıcı
1000Kitap
JD Vance’in siyasi kariyerinin finansörü, akıl hocası ve vaftiz babası gerçekten de PayPal’ın kurucusu ve teknoloji milyarderi Peter Thiel’dır. Vance’in Yale Hukuk’ta öğrenciyken Thiel’ın bir konferansına katılmasıyla başlayan ve ardından Thiel’ın yatırım şirketi Mithril Capital’da çalışmasıyla perçinlenen bu ilişki, sıradan bir "sponsorluk" değil, derin bir ideolojik ortaklıktır. Vance’in dünya görüşünü ve arkasındaki Thiel felsefesini üç ana omurga üzerinden deşifre edebiliriz: 1. Açık Demokrasi Düşmanlığı ve "Teknolojik Otokrasi" Peter Thiel, 2009 yılında yazdığı ünlü makalesinde açıkça şunları söylemişti: "Artık demokrasi ile özgürlüğün birbiriyle uyumlu olduğuna inanmıyorum." Thiel’a göre modern kitle demokrasileri, verimsiz bürokrasiler (idari devlet) ve refah devleti talepleri üreterek teknolojik ilerlemeyi ve gerçek özgürlüğü engelliyordu. Vance’e Yansıması: Vance, Curtis Yarvin (Aka Mencius Moldbug) gibi Thiel’ın da yakından fonladığı "Karanlık Aydınlanma" (Dark Enlightenment) ve "Neo-reaksiyoner" teorisyenlerden besleniyor. Vance’in "Eğer Trump'ın yerinde olsam, devlet kademelerindeki tüm bürokratları kovar, yerlerine kendi adamlarımızı koyar ve Yargıtay bize dur dediğinde onlara meydan okurdum" şeklindeki çıkışları, doğrudan kurumları ve liberal demokrasiyi bypass etmeyi hedefleyen bu otokratik Thiel felsefesinin pratik siyasete dökülmüş halidir. 2. Nativizm (Yerlicilik) ve Küreselleşme Karşıtlığı Silikon Vadisi’nin geleneksel elitleri küreselci, sınırların olmadığı ve serbest ticaretin kutsandığı bir dünya hayâl ederken; Thiel ve onun çizgisindeki "Yeni Sağ", küreselleşmenin Batı medeniyetini çökerttiğini savunur. Vance’e Yansıması: Vance, Hillbilly Elegy (Hillbilly Elegy: Bir Kültürün Anıları) kitabında anlattığı o çöken, yoksullaşan beyaz işçi
Felsefe