İyiliğin Esareti: Görevleşen Fedakarlıklar
Hayatın en acı verici çelişkilerinden biri, saf bir sevgi ve temiz bir niyetle başlattığımız iyiliklerin, zamanla üzerimize yıkılan yıkılmaz birer sorumluluğa dönüşmesidir. "Bir insanı kırk gün sırtında taşırsın da bir gün indirince senden kötüsü olmaz" derler ya, işte o hesap... İnsanlara el uzatmak, yüklerini hafifletmek ve hiçbir karşılık beklemeden yanlarında olmak ilk başta asil bir erdem gibi görünür. Ancak bu saf niyet, sınırları çizilmediğinde muhatabının gözünde bir mecburiyete dönüşür. Siz sadece içinizden geldiği için taşın altına elinizi koymuşken, bir bakarsınız ki o taşın tüm ağırlığı artık resmen sizin omuzlarınıza ihale edilmiştir.
Bu döngünün en tehlikeli aşaması, gönüllü olarak yaptığınız fedakarlıkların karşı tarafın zihninde bir "görev" tanımına dönüşmesidir. İyi niyetinizle suladığınız bağlar, zamanla karşı tarafın sömürmekten çekinmediği bir hak iddiaları alanına dönüşür. Siz onun hayatını kolaylaştırdıkça, o bu konfora alışır ve kendi sorumluluklarını size devreder. Artık yaptığınız iyilikler birer lütuf veya destek değil, zaten yapmanız gereken, eksikliğinde ise suçlanacağınız rutin birer vazifedir. Kendi hayatınızdan, zamanınızdan ve enerjinizden çalarak inşa ettiğiniz bu köprüde, en küçük bir yorgunluk emaresi gösterdiğiniz an nankörlükle itham edilirsiniz.
Günün sonunda, kırk gün boyunca sırtınızda taşıdığınız o insanı, nefes almak veya kendi yolunuza yürümek için sadece bir anlığına yere indirdiğinizde faturası size kesilir. Geçmişte sunduğunuz tüm o güzellikler, gösterdiğiniz sabır ve tükettiğiniz ömür tek bir saniyede silinir; akıllarda kalan tek şey, o son "hayır" deyişiniz olur. İnsanların doymak bilmeyen beklentileri karşısında sınır çizmeyi öğrenemediğimiz sürece, iyi niyetimiz bizi kendi