Tembelliğin en belli başlı erdemleri arasında, bu yeteneğin (sonuna dek geliştirildiği, yani, kusursuzlaştırıldığı takdirde) insanı yalnızca çalışmaktan, yorgunluktan, tedirginlikten, gereksiz heyecanlardan değil, can sıkıntı- sından da koruduğunu belirtirdim her zaman. Çalışkan ya da çalışan insanlar, can sıkıntısına kurban olmaya elverişli, hatta mahkûmdurlar. Ya boş vakitlerinde ne yapacaklarını bilemedikleri için bunalırlar ya da çalışırken, aslında hoşlanmadıkları birtakım işler yapmak zorunda kaldıklarından... Ya da, benim bilemeyeceğim bir sürü başka sebepten... Oysa, tembellik, tanımı icabı, can sı- kıntısına açık kapı bırakmaz. Yalnızca canının istediğini yapan, canının istemediği herhangi bir şeyi yapmamakta sakınca görmeyen kişi için "boş vakit" diye bir kavram yoktur ki... Boş oturmak, zaten yaşamın idealidir onun için; tembelliğinin, ana rahmini hatırlatan ılık ve koru
- naklı sularına sığındığı en güzel anlardır. Ve, bu anlarda elbette canı sıkılmaz...
- Bilgi bizi geciktirir. Zaten ne sonu, ne de gayesi vardır. Mesele yapmak ve yaratmaktadır. Bilselerdi, bilselerdi... Fakat bilselerdi bunu yapamazlardı. Bu heyecana, bu icada, bu kendiliğinden bulmağa erişemezlerdi. Bilgileri buna mâni olurdu. . Kızınız bu geceyi yarattı. Ne ile? Yaratma kabiliyetiyle... Çünkü yaratmak, yaşamanın ta kendisidir. Biz yaşayan, yaşamayı tercih eden insanlarız.
Eski şapkalarımız, ayakkabılarımız, elbiselerimiz gün geçtikçe bizden bir parça olmazlar mı? Onları sık sık değiştirmek isteyişimiz de bu yüzden değil midir? Yeni bir elbise giyen adam az çok benliğinin dışına çıkmışa benzer: Kendinden uzaklaşmak, ona bir değişikliğin arasından bakmak ihtiyacı, yahut "Ben artık bir başkasıyım!" diyebilmek saadeti.
Korkuyoruz. Düşünmekten ve sevmekten korkuyoruz. İnsan olmaktan korkuyoruz. Insan yerine bir yığın kuklalar yaratıyoruz. İnsana benzetirsek, onlara acımaktan korkuyoruz. İşin içine bir kere acıma girerse, ondan bir daha kurtulamamaktan korkuyoruz.
Bütün kuvvetimle mi atılacağım maceraya? Onu bile korumayacak mıyım? Onu, o 'şey'i? Kimsenin bilmediği bir parça: tarifi güç, gene de varlığını çok iyi bildiği 'şey'. Onu da tehlikeye atacak mıydı? Bütün Turguťu hiç bir zaman teslim etmemişti. Hiç bir zaman. Onu kendine saklamıştı. Değerini yalnız Turgut'un bildiği bir 'şey'. Başkaları da bir çok şeyler saklarlar insanlardan: gene de bir şey kalmaz kendilerine. Bu 'şey' öyle değildi. Anlatılsaydı değeri kalmazdı ki. Bu nedenle anlatılamazdı. Bu 'şey'i birine verseniz de farkında olmaz aslında. İnsan uzun uzun anlatsa, 'onun' kendine güven verdiğini söylese, merak ederler belki. Fakat görünce bir şey'e benzetemezler muhak
kak. Bu muydu, derler o 'şey'. Verdiğiyle kalır insan. Ezer, buruşturur, yere atarlar.