Bir okur olarak kitap boyunca en çok hissettiğim şey, “ayıp” sayılan düşüncelerin açıkça masaya yatırılmasıydı. Ferrante, annelik mitiyle, fedakârlık beklentisiyle ve kadınlığa yüklenen sessiz kabullerle sert bir şekilde hesaplaşıyor. Anlatıcı Leda’nın çocuklarına duyduğu sevgiyle onlardan kaçma arzusu arasındaki gerilim, okuru sürekli iki uç arasında bırakıyor: yargılamak ve anlamaya çalışmak.
Romanın gücü, dramatik olaylardan çok Leda’nın iç dünyasında saklı. Ferrante, küçük bir bebek oyuncağını bile suç, arzu, pişmanlık ve kimlik çatışmasının sembolüne dönüştürebiliyor. Bu detaylar sayesinde metin giderek bir psikolojik gerilim hissi kazanıyor; ama bu gerilim dışarıda değil, insanın kendi içindeki karanlıkta büyüyor. Özellikle annelikle ilgili düşünceler, çoğu okurun yüksek sesle dile getirmeye cesaret edemediği soruları fısıldıyor: Bir kadın, anne olmayı reddedebilir mi? Sevgiyle bencillik aynı anda var olabilir mi?
Ferrante’nin dili sade ama rahatsız edici bir açıklık taşıyor. Süslü cümleler yok; bunun yerine çıplak, neredeyse acıtan bir dürüstlük var. Bu da kitabı “sevmesi kolay” değil, fakat etkisi kalıcı bir metin haline getiriyor. Karanlık Kız, bir hikâyeden çok bir yüzleşme: okurun kendi annesiyle, kendi anneliğiyle ya da kendi kaçma arzularıyla. Kitabı bitirdiğimde aklımda kalan şey olaylar değil, şu soruydu: Toplumun karanlık saydığı duygularla yüzleşmeden gerçekten özgür olabilir miyiz?