Maarif'in Yeni Tercümesi ve Editörlük Çalışmaları
Metinsel Restorasyon ve İrfani Dilin Yeniden İnşası: Seyyid Burhâneddîn’in Ma‘ârif Tercümeleri Üzerine Metodolojik ve Eleştirel Bir Mukayese Bu makalede, tasavvuf tarihinin en cezbeli ve aforizmatik metinlerinden biri olan Seyyid Burhâneddîn Muhakkik-i Tirmizî’ye ait Ma‘ârif’in iki farklı Türkçe tercümesi; dönemsel dil politikaları, terminolojik sadakat, nazım estetiği, metin tenkidi metodolojisi ve dramatik anlatı teknikleri açısından karşılaştırmalı olarak incelenmiştir. Abdülbâki Gölpınarlı tarafından 20. yüzyılın ortalarında üretilen öncü nitelikteki literal çeviri ile yeni neşre hazırlanan tercüme metinleri; ontolojik, hermeneutik ve lirik katmanları aktarma kabiliyetleri açısından masaya yatırılmıştır. Çalışma, bir klasik metnin yeniden çeviri süreçlerinde uğradığı semantik dönüşümü ve kayıp-kazanım dengesini kuramsal bir zeminde temellendirmeyi amaçlamaktadır. 1. Yeniden Çeviri Paradigması ve İki Ufuk Klasik Türk-İslam düşüncesinin irfani metinlerini modern bir dille yeniden buluşturmak, yalnızca bir lügat eşleştirmesi değil, metnin doğduğu batıni uzamın sentaktik (sözdizimsel) ve kavramsal olarak yeniden inşasıdır. Seyyid Burhâneddîn'in Ma'ârif'i; parça parça coşkulu yapısı, manzum geçişleri, sembolik hicivleri ve yoğun ayet atıflarıyla mütercim için çetin bir filolojik sınava dönüşmektedir. Abdülbâki Gölpınarlı çevirisi, metni Türkçe okura ilk kez sunan tarihsel bir kutup çalışma olmakla birlikte, dönemin egemen dil politikalarının getirdiği "Öztürkçeleştirme" ve rasyonalizasyon refleksi nedeniyle tasavvufi ıstılahların dikey metafizik anlam alanını yer yer düzleştirmiştir. Yeni çeviri paradigması ise Gölpınarlı’nın filolojik mirasını bir basamak olarak kullanıp metne teknik terminolojisini, manzum musikisini, metaforik canlılığını ve anlatısal tansiyonunu
Edebiyat
Kıssa | İslam Tarihinden Anekdot
Yermük Savaşı Müslümanların Haçlılarla yaptığı en büyük savaşlardan biridir. Müslümanların Persler üzerine seferler düzenleyerek Irak'ı fethetmesinden sonra Şam ve Filistin'in tehlikeye girdiğini fark eden Doğu Roma İmparatoru Heraklius büyük bir ordu topladı. Şam'daki bu hareketliliği haber alan Hz. Ebubekir, Irak'ta bulunan Halid bin Velid'i Şam orduları komutanı olan Ebu Ubeyde bin Cerrah'ın yerine atadı. Halid bin Velid Irak'tan Şam'a kendi birliğiyle hareket etti ve İslam ordusunun başına geçti. İki ordu Yermük'te karşı karşıya geldi. Müslümanların sayısı 25 binin üzerindeydi. Roma ordusu ise 250 bin kişiydi. Bütün kibri ile Yermük'e doluşan Haçlı ordusu Valentinus, Georgeus gibi komutanlarına çok güveniyordu. Bu savaştan önce Halid bin Velid'in kazandığı savaşlar bütün bölgede konuşuluyordu. Roma ordusu tarafından da bu söylentiler duyulmuştu. Yermük Savaşı Halid bin Velid ve diğer Müslümanların büyük gayretiyle galibiyet ile sonuçlandı. Şam bölgesi Müslümanların kontrolüne geçti. Bugünkü Anadolu topraklarının kapıları fetih için açılmış oldu. Halid bin Velid o gün orduyu savaşa teşvik etmek için bir konuşma yaptı. Onları Rumların topraklarına karşı imrendirdi. Ve şöyle dedi: Bakın şu yiyeceklere, şu nimetlere! Eğer Cihad ve İslam'a hizmet gibi iki büyük vazife ile mükellef olarak gelmeyip de ganimet elde etmek için gelseydik sadece güzelim topraklar için de savaşılırdı. Yeter ki biz bu topraklara sahip olmaya hak kazanalım. İşte o zaman açlık ve fakirlik zilletinden kurtulmuş refaha kavuşmuş oluruz. Roma kumandanlarının büyüklerinden olan (Georgeus) Cerece, Yermük savaşı sırasında ordusunun safından ileri çıkarak Halid bin Velid'i mübarezeye davet etti. Halid de ilerledi. Birbirlerine yaklaştılar. Atları burun buruna gelince Romalı komutan Georgeus (Cerece)
Reklam
SELİM GÜRBÜZER KİTAPLARI-KDY
ÖLÜM BİR “MİHRİBAN” SELİM GÜRBÜZER Sarı saçlarını deli gönlüme Bağlamışım çözülmüyor Mihriban Mihriban Ayrılıktan zor belleme ölümü Görmeyince sezilmiyor Mihriban Sevdiğim Mihriban Yar değince kalem elden düşüyor Gözlerim görmüyor aklım şaşıyor Lambada titreyen alev üşüyor Aşk kâğıda yazılmıyor Mihriban Tabiplerde ilaç yoktur yarama Aşk değince ötesini arama Her nesnenin bir bitimi var ama Aşka hudut çizilmiyor Mihriban Sevdiğim Mihriban Evet, aşka hudut çizilmiyor. Nasıl çizilsin, öyle bir aşktır ki bu; -Mecnun 'Leyla Leyla' diye çöle düştüğünde ilahi aşkta bulur kendini. -Necip Fazıl aynaya ‘Hani ya kendim” diye sorduğunda tıpkı bir askerin komutanı karşısında oku sadakta elde kemendiyle emrine amade esas duruşta beklediği gibi ‘Benim Efendim’ dediği Abdülhakim Arvasi’ye bend etmiş halde bulur kendini. -Muhsin Yazıcıoğlu kuyu gölgesi üşüdüğü Yusufiye’den “Sonsuzluğa ulaşmak istiyorum” diye ötelere kanatlandığında kar beyaz toprağın bağrına düşüp sonsuzluk kervanında bulur kendini. -Abdurrahim Karakoç ise lambanın titreyen alevinde üşürcesine “Sevgi yetmiyor” diyerek kendini aşkın gözyaşı mihrabında bulur. Belli ki bu üşüme bildiğimiz cinsten üşümek değil. Bu üşüme halini iki güzel insanın hal ve ahvalinden ancak çözebiliyoruz. İşte o iki güzel adam Muhsin Yazıcıoğlu ve Abdurrahim Karakoç’tan başkası değil elbet. Üşüme hadisesinin en yoğun yaşandığı Kahramanmaraş adına yakışır bir şekilde, nasıl ki 80 yıl öncesinde Karakoç’u Mihriban’ca kendi toprak basar kucağında sarıp sarmalamışsa, Muhsin Yazıcıoğlu’nu da tarihler 2009 Martını gösterdiğinde bu kez o en soğuk kış ayazında Keş dağlarında kar beyazca sarıp sarmalayacaktır. Öyle anlaşılıyor ki; Karakoç’a Kahramanmaraş
Kısa bir anekdot (propaganda)
David Ogilvy’nin Antik Yunan’a ilişkin anlattığı şu hikaye, propagandanın ve reklamın amacını ortaya koyması bakımından çok çarpıcıdır: Antik Yunan’da Aeschines kürsüye çıktığı zaman dinleyenler kendilerinden geçip “ne güzel konuşuyor” derlermiş. Aynı dinleyiciler Demosthenes konuştuğunda ise “haydi gidip Filip’i devirelim!” diye bağırırlarmış. Ogilvy bu küçük hikayeyle propagandanın hem ne kadar eski bir olgu olduğuna hem de propagandanın temel işlevinin insanları harekete geçirmek olduğuna dikkat çeker
Edebiyat
Bugünden küçük bir anekdot…
“İnsan insanın şifasıdır" sözünün ete kemiğe bürünmüş halini yaşadım bugün ✨ Konsültasyon için gelen kardiyolog bir hanımefendiyle yolumuz kesişti. Mesleğinin getirdiği o soğuk ve mesafeli dünyadan sıyrılmış o kadar naif, o kadar duru bir kadındı ki... Konuşurken, modern dünyanın ruhumuzda açtığı o görünmez yaralara dokunur gibi bir enerji yayıyordu. 🤍 Asıl sarsıcı an ise vedalaşırken yaşandı. Aramızdaki o profesyonel mesafeyi tek bir hamlede silip, bana öyle sıkı, öyle içten sarıldı ki... İlk defa hiç tanımadığım bir yabancının kollarında bu kadar samimi bir şefkat hissettim. 🥺 Stefan Zweig bir kitabında, insanın ruhsal uyanışının bazen tek bir ana sıkıştığından bahseder. Bir kalp doktorunun, fiziksel kalpleri iyileştiren elleriyle, gitmeden önce benim ruhuma ve kalbime dokunup gitmesi tam olarak böyle bir uyanıştı. 🫀 Hayat, tüm mekanikliğine rağmen, bazen karşımıza sayfalar dolusu kitaptan daha etkili insanlar çıkarıyor. Ne mutlu o anları ıskalamayanlara... 🌸🌸
1000Kitap
Ders alıcı bir anekdot.
Mutfakta Kurban Bayramı'nın o telaşlı havası vardı. Baba, tezgâhın üzerinde etleri pay ediyordu. Bir yandan da "Şu güzel antrikotları, yumuşak yerleri eve ayıralım, akşama misafir gelecek. Şu kemikli, yağlı kısımları da poşetleyip dağıtırız" diyerek işine devam ediyordu. Sabahtan beri mutfaktaki minik taburesinde babasını izleyen 6 yaşındaki Ali, kafasını uzattı. Bir babasının eve ayırdığı etlere baktı, bir de poşete koyulan kemiklere. Şaşkınlıkla sordu: "Baba, o poşeti götüreceğin çocukların evinde et var mı neden onlara sadece kemik veriyoruz?" Ali sadece gördüğü şeyi sormuştu. Kendi dünyasında "paylaşmak" demek, elindekinin aynısını vermekti çünkü. Onun bu filtresiz, saf sorusu, büyüklerin dünyasındaki o ince "bencilliği" bir anda yüzümüze vuruyor aslında. Bizler gerçekten paylaşıyor muyuz, yoksa sadece kendi fazlalıklarımızı mı dağıtıyoruz?
Din
Reklam
Reklam