Bu kitabın yeterince hakkının verildiğini düşünmüyorum, keşke daha çok okunsa.
Bosna Hersek'li (Gerçi kendini Sırp olarak tanımlıyormuş diye okudum demin, öyle diyelim) yazar Meşa Selimoviç'in 1974 yılında yayımladığı bu romanda bir adada yaşayan yaşlı bir çift olan Katarina ve Ivan'ın hikâyesini okuyoruz. Doğru saydıysam 18 bölümden oluşuyor bu roman, her bölüme bir isim verilmiş, biraz da öykü hissi veriyor bu sebeple. Bu kronolojik olmayan bölümlerde biz hem Ivan ve Katarina'nın bazen geçmişine bazen şimdisine dahil olarak onları tanıyoruz hem de hayatlarındaki diğer insanları okuyoruz. Mesela benim en etkilendiğim bölümlerden biri olan Hayret Verici Olay'da ikilinin oğlu ve gelinini tanıyoruz ki bu bölümü okurken yaşadığım bir şey var, buraya da not düşmek isterim. Bu bölümde Katarina ve Ivan'ın oğlu ile gelininin yorulmuş, tekdüzeleşmiş evliliğini görüyoruz. Adam karısını aldatıyor ve karısı bunu öğrenince adamdan bir seçim yapmasını istiyor, adam da karısını seçiyor ama araları eskisi kadar bile iyi olmuyor bu olaydan sonra. Sonra bir gün adam kadınla bir şey konuşmak istediğini söylüyor, kadın ise duyacaklarından korktuğu, herhangi bir ayrılık veya yüzleşmeye hazır olmadığı için sürekli erteliyor bu konuşmayı ve adam kadınla konuşamadan kaza geçirip ölüyor. Kadın da bunun pişmanlığını, keşkesini hep içinde taşıyor. Ben kitabın bu kısmını okuduktan sonra canım kitap okumak istemediği için bari bir film açayım dedim ve Drive My Car filmini açtım. Ne tesadüf ki bu öykünün neredeyse aynısını filmde de gördüm. Alakası bile olmayan bir kitap ve film böylece benim düşün dünyamda eşleşmiş oldu. Bu da böyle bir anımdır aghkshjk Neyse, kitaba döneyim. İşte bu şekilde; yalnızlık, yaşanmışlıklar, yaşanmamışlıklar, bunların getirdiği keşkeler ve pişmanlıklar, savaş,
17.Roman'ı bir şeyleri netliğe kavuşturma umuduyla okudum ama anladığım kadarıyla aradığım netliği son kitapta da bulamayacağım. Ne istediğini bilmeyen, biraz da dengesiz bir yaşlı amcanın hayatı da pek ilgimi çekmedi açıkçası. O yüzden keyif alarak okudum diyemiyorum. Hatta son kitabı da okuyacağım diyemiyorum çünkü okumayacağım %99 ihtimalle. Dag Solstad yolculuğum kısa sürdü, başka kitabını almam için ciddi bir indirim falan görmem lazım. Kurgusal açıdan da edebi açıdan da "beni" doyurmadı çünkü. Bu da böyle bir anımdır.
Kitapla kalın.
17. RomanDag Solstad · Yapı Kredi Yayınları · 2023345 okunma
"Açım. Bilinçli yaşantım böyle başlar. Açım. Açlık ilk anımdır benim."
Georg Fink'in Açım adlı kitabı bu vurucu cümlelerle başlıyor. Yedi yaşındaki bir çocuğun yoksulluk, açlık ve kötülükle imtihanının anlatıldığı kitap, her anı dramla doldurulan bir yaşamı betimlemekte.
Birinci Dünya Savaşı'nın en kızgın günlerinin yaşandığı Almanya'da kimi gün dilenerek, kimi gün direnerek, düşleri bile olmayan bir yoksulluk içinde hayatta kalmaya çalışan insanlar, çocuklarını dilendiren, satan ve sadece içeceği içkiyi düşünen bir babanın sefilliği, her türlü rezilliğin en uç noktasında yer alan, yüz odalı evlerde iç içe yaşayan aileler, eve ekmek getirsin diye on mark karşılığında peşkeş çekilen henüz on üç, on dört yaşındaki kız çocukları, imkânsızlıktan dolayı nöbetleşe kullanılan yataklar, elli feninglik bir parfüm şişesi fiyatına gebe kalan çocuklar ve çirkef batağında boğulan insanlar tüm gerçekliğiyle tasvir ediliyor eserde.
Savaş sonrası daha da kötüleşen ve yaşanmaz bir hale gelen Avrupa'nın orta yerinde sokak köşelerinde uyuşturucu, kadın ve çocuk satan tellallar, kızlarının tazeliğine ve güzelliğine paha biçen anneler, yaşlılara pazarlanan "oğlancık"lar, kumarhane, randevuevi, masaj ve kürtaj salonuna dönüşen evler...
"Açım", tüm bu sosyal çöküntüyü bir çocuğun gözlemiyle anlatıyor okura. Vicdanlara ve yüreklere dokunarak...
Bu kitapla ilgili şöyle bir anım var bu hafta başında metroda bu kitabı okumaya başlarken bir kız bana ben bu kitaptaki giovanniyim dedi oku bitir ne dediğimi anlayacaksın dedi kitap bitti ve ben ne demek istediğini anladım bu da böyle bir anımdır
Çok etkilendim. Okurken çok ağladım. Belki de duygusal bir anımdır,bilemiyorum . Tavsiye ederim. Zaten Osman Balcıgil'in tüm kitapları çok etkileyici. Belki de gerçeklere dayandığı içindir.
“Ölümün bizzat kendisi tarafından ölmesi engellenmiş genç bir adam -henüz genç olan bir adam- ANIMSIYORUM.”*
Başlığı kendisini, anlatısı ise genç bir adamı işaret eden bu kısa metinde her ne kadar kendisi bahsetmese de sondaki nottan ve incelemeden bu gencin Maurice Blanchot olduğunu öğreniyoruz. Eğer öğrenmemiş olsaydık bile bu metinde “ANIMSANAN” şey bizi uzağa mı götürürdü ondan? “Ancak ve ancak kendilikle tanıklık edilebilecek bir olay” şayet kurgu değilse bu “açıklıkla” dile getirilebilir.
Öyleyse bu açıklıkla kendilik arasındaki “mesafe-kesinti” nereden kaynaklanır? Metinden çıkacak muazzam soru budur ve yine metnin sonundaki küçük kısımdan ve incelemenin verdiği bir detayı spekülatif bir biçimde açarak metni okumayı daha da muazzam biçimde saçaklanan bir uğrağa taşıyabiliriz.
“Sonraları Paris'e döndüğünde Malraux ile karşılaştı; (kim olduğu bilinmeden) esir alındığını ve kaçmayı başardığını, o esnada bir elyazmasını kaybettiğini söyledi Malraux ona. "Sanat üzerine düşüncelerden ibaretti bunlar, kolaylıkla yeniden oluşturulabilir, ama bir elyazması için mümkün olmayacaktır bu". Paulhan'la birlikte sorup soruşturdu, ama bu soruşturmalar suya yazı yazmaktan öteye gidemedi. Bunun bir önemi yok. Bütün bir geriye kalan, ölümün ta kendisi olan o hafifleme hissidir, ya da daha doğrusu bundan böyle daima muallakta kalacak olan o ölüm anımdır.”*
Blanchot da Malraux da bir el yazmasını kaybeder. Malraux yeniden yazabilir çünkü sanat üzerine düşüncelerdir. Blanchot ise yeniden yazamaz, geri dönüşsüz biçimde yitirmiştir. Yazı bir olay-yazıdır ve olayın kendisi yazmada vuku bulmuştur. Geriye kalanı anlatının başlığına taşır Blanchot, içinde kendisiyle arasındaki mesafeden kendisini anlatır. Daha doğrusu bu mesafe olayın artık tanıklığı olduğu için, tanık olunamayana
Ölüm AnımMaurice Blanchot · Encore Yayınları · 2012245 okunma