Senin Korkularını Benim İnceliğimi
Ardı kuş resimli aynalar arayacağım mahalle pazarlarında Gençliğimi anımsamak için. Şükrü Erbaş
Şiir
OBJEKTİF OLAYIM DERKEN DİNDEN ÇIKILIR MI?
Hikmet-i Hûda, denk geldi, bu sıralar Kur'ân'ın âyetlerini kanunlar gibi görmeye dair birçok yazı karaladım. "Kanun" derken ne kasettiğimi de bir parça açayım: Efendim, kanun derken, "her zamanda nümûneleri bulunan hükümler" demeyi azmediyorum. Sözgelimi: Yerçekimi bir kanundur değil mi? Evet. Peki neden? Çünkü yer her zamanda çeker. Ve her mekânda bu çekimden dolayı çekilen/düşen bir şeyler bulunur. (Uzayda değilseniz tabii.) Ayağı kaydığı için havada uçmaya başlayanımız hiç olmamıştır. Hep düşülmüştür. Hep çekilinmiştir. İşte buna "kanun" denir. Yâni kanunlar sonuçları tekrarlanan hükümlerdir. Saded harici girecek ama söylemeden geçemeyeceğim: Benim evrim konusundaki itirazlarım da hep bu noktadan kaynaklanır: "Bilimsellik" dediğimiz bilgi alanının dayandığı "sonuçların tekrarlanabilirliği" ilkesi evrimde bulunmaz. Yâni, hangi şartlar bu katakulliyi tetikliyorsa, onların tesbit edilip laboratuvar ortamında tekrarlanmasıyla, bu evrim denen hakikati(!) görebilmemiz lâzımdır. Peki bize gösterilen bir şeyler var mıdır? Vardır. Ama bunlar hep tür içi çeşitlenmelerdir. Tür içi çeşitlenmelere hiç kimse itiraz etmez. Çünkü zaten şu dünyada kaç milyar insan varsa hiçbirinin yüzü, sesi, parmak izi, retina kalınlığı, DNA'sı, daha bilmem neleri neleri birebir birbirini tutmaz. Evet. Bu çeşitlenmedir. Haktır. Tekrarlanmaktadır. Her zamanda görülmektedir. Tamam. Fakat evrim hakkında asıl sorunumuz şudur: Bu türden tür içi çeşitlenmelerle türden türe atlamalar mümkün olabilir mi? Kardeşlerim, dostlarım, canlarım, bu konuda bencileyin derim ki: **Evrimciler gayba imânda Müslümanlardan daha ileridedirler. Hattâ dinlerinin haphalis Mü'minidirler. Meselâ: Müslümanlar, âyette buyrulduğu gibi, bahara bakıp tekrar dirilişin mümkünlüğüne kanaat getirirler. Nümûnesini görüp,
Reklam
Sevgili Lilyum
Sevgili Lilyum... Acelesi olmayanlardanım ben. Hayatın önümden koşarak geçmesine aldırmadan yürüyebilenlerden... Gitmek istediğim yerleri bekletebildim yıllarca. Hayallerimi erteledim, heveslerimi susturdum, kendimden vazgeçtiğim zamanlar bile oldu. Ama ne gariptir ki, hiç insan bekletmedim. Çünkü insanın beklemekten yorulduğunu, bir kapının önünde unutulmanın ne demek olduğunu iyi bilirdim. Şimdi düşünüyorum da, insan bazı şeyleri herkese anlatabiliyor ama özlemeyi anlatamıyor. Çünkü özlemek, kelimelerin sırtına yüklenemeyecek kadar ağır bir şey. Bu saatlerde normal değerlerini aşan taşikardini kimsenin anlamasını bekleme. Kalbin durup dururken hızlanıyorsa, gecenin bir yerinde sebepsizce pencereye bakıyorsan, durduk yere bir ismi içinde tekrar tekrar fısıldıyorsan, bunun bilimsel bir açıklaması yok bazen. Özlemişsindir işte. İnsan bazen yalnızlıktan değil, bir kişiyi bulamamaktan yorulur. Kimsesizlik hep bir boy önde. Her kimse o "sizlik"... Onsuzluk, sensizlik, evsizlik, sessizlik... Hepsinin kısa özeti aynı kelimeye çıkıyor: yokluk. Ve yokluğun en ağır biçimi, bir zamanlar varlığıyla dünyanı dolduran birinin artık hiçbir yerde olmaması. Özlemek ele geçirdiğinde bütün yolları, artık kendi içine sürgün edilirsin. Tali yollar kapanır, anayollar kapanır, şehirler kapanır. Kendi kalenin içinde mahkûm olursun. Dışarıdan bakınca hayat devam ediyormuş gibi görünür ama içeride zaman çoktan durmuş olur. Çünkü özlemek, saatlerin çalışmasına rağmen zamanın ilerlememesidir. Özlemek, aynaya ihtiyacının kalmamasına şaşırmak gibi bir şeydir. Çünkü insan en çok özlediğiyle konuşur artık. Önce küçük bir ıslıkla başlar monologların. Sonra bir cümle gelir. Ardından başka bir cümle. Sonra bütün bir gece boyunca sen konuşursun, karşında olmayan biri dinliyormuş gibi. O ıslık bir
Şiir
“Bir şiir okurken ağlamak, eskileri anımsamak ya da geleceğe dair umutsuz bir hâl alıp üzülmek mutlu olmamızı gerektirecek durumlara nazaran bize daha çekici gelir. Gözyaşları atılan kahkahaların yerini her daim almalıdır bizim felsefemize göre. Ah insanlık, ne olurdu neşeyi, gülümsemeyi merkezine alsaydın, ne olurdu her zaman gülüp eğlenseydin?”
İnsan ve Duygular
Şansa inanır mısın? “Zaten bizde de şans olsa”, “şansa bak!”, tüh ya şansızlık”, “şu adamdaki şansa bak!” gibi cümleler günlük hayatımızın içinde ne kadar çok yer alıyor değil mi? Cümlelerde ne dikkatimi çekti biliyor musun? Söz konusu şans olunca hep başkalarının şansından, kendimizin ise şanssızlığından dem vurmuşuz. Oysaki şanslı olduğumuz o kadar çok konu var ki. Ama insan çok az anımsar sofrasına koyduğunu ekmeğin, sağlıkla aldığı nefesin, çocuğunun okuldan dönüşünün, annesinin sofra kurmasının, kardeşinin bir telefon ucunda olmasının şans olduğunu. Ancak kaybedince, kaybetmenin eşiğine gelince anlarsın. İhtiyacımız olan ise sadece kaybetmeden anımsamak, yitirmeden farkındalık kazanmaktır. O halde bugün başkalarının şansına değil kendi şansımıza odaklanma günü olsun mu? Olsun olsun. Şanslı olduğun konular ne? Düşünelim bakalım. Haydi uyan o zaman. Gün içinde şanslı olduğun konuları hatırlayıp ne kadar şanslıyım demeyi unutmadan. Günaydın🧚🏻 Saniye Bencik Kangal
1000Kitap
Geçmişteki mutluluğu anımsamak kadar büyük acı yoktur. Dante Alighieri
Edebiyat
Reklam
Reklam